Çar. Ara 11th, 2019

ANALİZ –Türkiye-Libya anlaşmasının hukuki ve stratejik boyutları

İSTANBUL (AA) -MESUT HAKKI CAŞIN- Son çeyrek yüzyılda sondaj teknolojilerindeki ilerlemeye bağlı olarak Doğu Akdeniz’de hidrokarbon enerji kaynaklarının keşif ve üretim faaliyetlerin artması, uluslararası hukuk açısından kıyıdaş devletler arasında deniz yetki alanlarının tespiti ve sınırlandırılması sorunlarının ortaya çıkmasına sebep oldu. Doğu Akdeniz’deki deniz yetki alanları geniş anlamda ele alındığında, karasuları bağlamında dikkat çekici bir anlaşmazlık olmamasına karşın, esas meselenin kıta sahanlıklarının ve münhasır ekonomik bölge (MEB) alanlarının tespitinde cereyan ettiği görülüyor.

Hukuk tekniği bağlamından “deniz yetki alanı ilanı”, bir diğer komşu devletle bağlantısı olmayan bir deniz alanında, kıyı devletinin karasuları, bitişik bölge veya MEB’inin dış sınırının tek taraflı olarak ilanıdır. Buna mukabil “deniz yetki alanı sınırlandırılması” ise iki veya daha fazla devletin, sahip oldukları ya da ilan ettikleri deniz yetki alanlarının, diğer sahildar devletin deniz yetki alanları ile çakıştığı bölgedeki deniz alanının bir anlaşma ile sınırlandırılmasıdır.

Doğu Akdeniz’e kıyıdaş ülkeler arasında, bahsi geçen konularda henüz tam bir mutabakat bulunmuyor. Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) kendisini Kıbrıs’taki tek yetkili devlet sayıyor. Batıda Yunanistan, Doğu Akdeniz’de GKRY, Libya, Mısır, Suriye, Lübnan ve İsrail MEB ilanında bulundular. Fakat en başta, Yunanistan-GKRY ikilisinin sahada ABD ve AB’nin desteğini alarak bölgedeki sahildar ülkelerle akdettiği MEB anlaşmalarının, sahildar devlet statüsündeki Türkiye ve KKTC’nin uluslararası hukuki haklarının yok sayıldığı Doğu Akdeniz Gaz Forumu’nun hukuka ve hakkaniyete uygun olmadığı için muteberlik arz etmediği belirtilmelidir.

Bölgedeki doğal gaz rezervlerinin 122 trilyon metreküp olduğu tahmin ediliyor. İsrail ve Mısır’ın gaz üretimlerine ilaveten GKRY’nin sondaj faaliyetleri, bölgede stratejik güvenlik kavramını ön plana çıkarırken, Kıbrıs adası bölge dışı ülkeler için cezbedici bir statüye yükselmiştir. Tam bu noktada, Türkiye-Libya anlaşması bölgede kurgulanan uluslararası hukuka aykırı siyasal içerikli girişimlerin çökmesine neden olmuştur.

– Büyük güçlerin bölgesel rekabeti ve askeri tırmanma tehlikesi

AB’nin artan enerji ihtiyacı, Brüksel’in bölgeye olan ekonomik, hukuki ve siyasal ilgisini artırıyor. AB GKRY ve Yunanistan’ın hakkaniyete uygun olmayan MEB iddialarının da arkasında duruyor. Öte yandan, Arap Baharı’nın ve Suriye iç savaşının yol açtığı istikrarsızlık ve küresel güçlerin rekabet ve mücadelesinin oluşturduğu farklı bloklaşmalar, bölge ülkeleri arasında ekonomik işbirliği yerine gerginlik ve silahlanma faaliyetlerinde daha büyük bir hareketlenmeyi tetikledi. İsrail GKRY ve Yunanistan ile enerji, savunma, dış politika ve ekonomi konularında işbirliğine gidiyor. Doğu Akdeniz’de Türkiye’ye karşı ABD-İsrail tarafından kurulan GKRY-Yunanistan-Mısır bloğuna Suudi Arabistan da resmen dâhil olmuş durumda. Suud rejimi GKRY’ye tarihte ilk kez bakan düzeyinde temsilci göndererek “Türkiye’ye karşı birlik” mesajı verdi.

Deniz alanlarındaki enerji kaynağı keşiflerinin ülkelerin ekonomilerine ve jeopolitik konumlarına katacağı katkılar göz önüne alındığında, Doğu Akdeniz’de uluslararası hukuka saygı duymaktan veya uygun davranmaktan çok, “askeri güç temelli savaş diplomasisi” (gunboat diplomacy) seçeneğinin ön planda olduğu söylenebilir. Rusya’nın Akdeniz’e yerleşmesine ve Çin’in “Modern İpek Yolu Projesi” dahilinde yapıcı bir tarzda Akdeniz’de bölge ülkeleriyle ilişkilerinin artış göstermesi karşısında ABD ve AB’nin mukabil denge arayışları, sahada Kıbrıs adası üzerindeki baskıların artmasına sebep oluyor. Rusya-Çin-İran’ı dengelemeyi amaç edinen ABD-AB’nin Körfez ülkeleri ve İsrail-Yunanistan-GKRY üçlüsüyle icra ettiği yoğun askeri tatbikatlardaki artışa bağlı olarak Akdeniz Bölgesi, adeta “ilan edilmemiş bir savaşın beşiği” haline doğru sürükleniyor. Diğer bir ifadeyle, Akdeniz’de üstünlük kurma rekabeti, “Büyük Güçler”in Soğuk Savaş sürecinde oynadıkları satrançtaki gibi bir “şah-mat meselesi” haline dönüşüyor.

ABD Dışişleri Bakanlığı Enerji Kaynakları Birimi Müsteşar Yardımcısı John McCarrick “ABD Rusya’dan başlayıp Karadeniz üzerinden Türkiye’ye aktarılması planlanan ‘Türk Akımı’ ve Baltık Denizi altından Rusya’dan Almanya’ya doğal gaz gönderilmesini planlayan ‘Kuzey Akımı-2’ doğal gaz boru hattı projelerine karşıdır” açıklamasında bulunmuştu. Washington’ın (envanterinde Girit adasında Rus yapımı S-300 füzeleri bulunan) Yunanistan’a Patriot füzeleri satmasına rağmen, aynı silahları NATO müttefiki Türkiye’ye vermemesi karşısında, Ankara sürpriz şekilde Rusya’dan S-400 hava savunma sistemlerini tedarik etmişti. Ankara’ya siyasi ve ekonomik anlamda cezai yaklaşım sergileyen ABD Temsilciler Meclisi GKRY’ye 32 yıldır uyguladığı silah ambargosunun kaldırılmasını düzenleyen yasayı kabul etmişti. ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo ise Türkiye’nin Doğu Akdeniz’de doğal gaz aramasının “kabul edilemez” olduğunu ileri sürmüştü. Yunanistan Başbakanı Kiriakos Miçotakis de soruna çözüm için Washington’dan ağırlığını koymasını talep etmişti. AB ise GKRY’nin Türkiye ve KKTC’nin hak ve menfaatlerini yok sayarak bölgeyi parsellere ayırarak çeşitli şirketlere arama ruhsatı verme girişimini desteklemişti. Artan gerilimle, GKRY lideri Nikos Anastasiadis Kıbrıs’ta doğalgaz sondaj çalışmaları başlatan Türkiye’yi BM’ye şikâyet ederken, ABD ve AB de GKRY’nin Türkiye’ye karşı İsrail ve bazı Avrupa ülkeleriyle yaptığı gaz ortaklığının yanında olmuştu. Bölgede, İsrail’in Rumlarla yakınlaşmasına destek veren ABD ve doğrudan enerji pazarlıklarına dâhil olan AB’den de destek görmeyen Türkiye ise Deniz Kuvvetleri’nin korumasında doğrudan yürüttüğü sondaj ve arama faaliyetleriyle kendi yolunu çizmeyi tercih ediyor

– Libya-Türkiye deniz yetki alanları mutabakat muhtırasının hukuki arka planı

Türkiye sondaj ve arama faaliyetleri hamlesinin ardından, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile Libya Ulusal Hükümeti Başkanlık Konseyi Başkanı Fayiz es-Serrac arasında 27 Kasım 2019’da Deniz Yetki Alanlarının Sınırlandırılmasına İlişkin Mutabakat Muhtırası’nı imzaladı. TBMM de bu anlaşmayı onayladı ve Libya’nın onayını müteakiben BM Sözleşmesi’nin 102. maddesi uyarınca taraflar anlaşma metnini Birleşmiş Milletler’e tebliğ edeceklerdir. Türkiye, esasen Doğu Akdeniz enerji jeopolitiğini değiştirecek, stratejik ve tarihsel süreçte oyun değiştirici bir hamle anlamına gelen Türkiye-Libya anlaşmasıyla, bölgede yeni bir hukuki ve ekonomik inisiyatif almıştır. Yukarıda bahsedilen Akdeniz satranç oyununda Ankara “şah-mat” yapmıştır. Anlaşma sayesinde, Türkiye’nin bölge ülkeleriyle anlaşma yapamadığı konusundaki hipotez de yıkılmış ve Mısır-Lübnan-Suriye-İsrail sektörlerinde de yeni uzlaşı zeminlerine basamak teşkil edilmiştir. Böylece, Türkiye’nin hukuki ve siyasi açıdan Doğu Akdeniz’de dışlanmasının hukuken ve fiilen mümkün olmayacağı gerçeği açıkça ortaya konulmuştur.

Doğu Akdeniz’deki deniz alanlarının sınırlandırılması meselesi, sınırlandırma esnasında dikkate alınmayı gerektiren kendine özgü (unique) “özel durumları/özellikleri” (faktörleri) bünyesinde barındırıyor. Bilindiği üzere, Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi (BMDHS) devletlerin deniz yetki alanlarının sınırlandırılması ve denizlerin yer altı ve su üstü kaynaklarının kullanımında, adil ve hakkaniyete uygun bir paylaşım anlayışı içinde yapılmasını öngörüyor. Doğu Akdeniz’de yaşanmakta olan MEB anlaşmazlıklarının temelinde coğrafi koşullar yatmakla beraber, devletlerin uygulamakta oldukları politikalar, BMDHS’de yer alan “hakkaniyet, hakça çözüm, coğrafyanın üstünlüğü, oransallık ve kapatmama” ilkelerini ihlal eder bir şekilde karşımıza çıkıyor. MEB’lerin hukuki rejimi 1982 tarihli BMDHS’nin V. kısım 55-75. maddelerince düzenlenmiştir. BMDHS’nin 57. maddesinde belirtildiği üzere, MEB, karasularının ölçülmeye başlandığı esas hatlardan itibaren 200 deniz miliyle sınırlandırılmıştır. Bölgede yer alan kıyıdaş devletlerin karşılıklı kıyı uzunlukları 400 deniz milinden kısa olması nedeniyle, MEB sınırlarının belirlenmesi ancak karşılıklı mutabakatla mümkündür ve adalar MEB üzerinde tam olarak hak sahibi değildir, dolayısıyla egemenlik hakkı ileri süremezler. Kıta sahanlığıyla ilgili ilk dava olan 1969 Kuzey Denizi Davası’nda Uluslararası Adalet Divanı (UAD), sınırlandırmanın örf ve âdet hukukuna göre, “hakkaniyet prensiplerine” uygun bir şekilde ve bütün “ilgili durumlar” dikkate alınarak “anlaşma” ile yapılacağını belirtmiştir.

Yunanistan Girit’ten Meis’e kadar olan bölgedeki alanlarını tek bir sahil şeridi olarak kabul etmektedir. Türkiye ise özetle Doğu Akdeniz’de gerek kıta sahanlığı gerekse MEB sınırlarının öncelikle ana karalar arasında Türkiye, Mısır ve Libya arasında belirlenmesi gerektiğini savunmaktadır. Uluslararası hukuk bağlamında ele alındığında, GKRY’nin Kıbrıs adasının Akdeniz’de “ana kara” olması hipotezi üzerinden salt “eşit uzaklık” ilkesi hükümleri çerçevesinde akdettiği sınırlandırma anlaşmaları hukuken geçerli değildir. Zira Viyana Anlaşmalar Hukuku açısından GKRY Kıbrıs adasında yaşayan Türk halkını ve egemen bir devlet olarak KKTC’nin eşit haklarını göz ardı edip, hukuki bir yetki aşımı anlamına gelecek şekilde, tek taraflı imza yetkisine sahip değildir. Türkiye ve KKTC anlaşmalara itiraz ederek, Mısır ile yapılan anlaşmanın Türkiye’nin kıta sahanlığı haklarını ihlal ettiği, GKRY’nin ise KKTC tarafının eşitlik haklarını ağır şekilde ihlal ettiği ve bu ihlallerin hakça paylaşım ilkesine aykırı olduğunu bildirmiştir. Zira deniz alanlarının sınırlandırmasında, sahil coğrafyası, özellikle de sahilin genel yapısı büyük önem arz eder. Sınırlandırmada büyük ölçüde belirleyici olan, sahil coğrafyasının rolüdür ve iki prensip üzerine kurulur: “Kara denize hakimdir” ve “bu hakimiyetini denizle buluştuğu kıyıları (sahili) vasıtasıyla kurar”. Bu temel ilke ilgili bütün yargı kararlarında (Malta- Libya Davası, Ege Denizi Kıta Sahanlığı Davası, Gine/Gine Bissau Davası) vurgulanmıştır.

– Libya-Türkiye Mutabakat Muhtırası’nın stratejik önemi

Söz konusu anlaşmanın Türkiye açısından öncelikli önemi (KKTC ile 2011’de akdedilen anlaşmaya ilaveten) Doğu Akdeniz’de kıyıdaş bir ülkeyle yapılan ikinci deniz yetki alanları sınırlandırma anlaşmasının hayata geçirilmesiyle, hukuken Türkiye’nin Doğu Akdeniz’de yeni kıta sahanlığı-MEB sınırlarının çizilmesini teminat altına almasıdır. Yunanistan’ın Girit’ten Meis’e kadar olan bölgedeki alanlarını tek bir sahil şeridi olarak kabul ederek GKRY ve Mısır ile deniz yetki anlaşması imzalaması, büyük ölçüde önemini ve hukuki muteberliğini yitirmiştir. Ankara ise mukabil hamle olarak 2004’te Akdeniz’in batısındaki kıta sahanlığının dış sınırlarını BM’ye bildirmişti. Libya anlaşması bu bakımdan, Türkiye’nin Batı sınırlarının koordinatlarının tescilinin hukuken beyan edilmesinden ibarettir.

Yukarıda özetlendiği üzere, “kapatmama” (non-encroachment) ilkesine göre, Doğu Akdeniz’de en uzun kıyıya sahip olan Türkiye’nin bölgedeki kıyılarının yakınındaki deniz alanının tek başına Yunanistan’a verilmesi, hukuka ve hakkaniyete aykırı siyasi bir tercih olmaktan öteye geçemez. Türkiye bu yeni hukuki hamlesiyle, Yunanistan-GKRY-Mısır üçlüsünün deniz hukuku genel ilkeleri ve BMDHS’ye aykırı olarak ihdas etmeye çalıştığı, Doğu Akdeniz’de 533 deniz mili uzunluğa sahip Anadolu kıyılarını ve KKTC’nin haklarını ağır şekilde ihlal eden sözde MEB hattını Batı ekseninde delmek suretiyle, tarihi bir başarı elde etmiştir. Türkiye’nin Doğu Akdeniz’in en uzun anakara kıyısına sahip olması gerçeği dikkate alındığında, kıyı projeksiyonunun adalarla kesilemeyeceği bir gerçektir.

Üçüncü kritik kazanım, Türkiye anakarasının (dünya coğrafyası üzerindeki eğimli duruşundan yola çıkarak “diyagonal hatların oluşturulması” prensibi gereği) Akdeniz’in karşı kıyısında yer alan Libya sahilleriyle deniz sınır komşusu olması fiilen gerçekleşmiştir. Bu durum, Yunanistan’ın aksine, Türkiye’nin Mısır ve İsrail ile benzeri anlaşmalar yapabilmesinin kapısını aralamıştır. Türkiye Doğu Akdeniz’de kendisini devre dışı bırakacak oldubitti (fait accompli) girişimlerini kabul etmeyeceğini ortaya koymuştur.

Bölgede siyasal iklim aniden ısınmıştır. Yunanistan Türkiye-Libya anlaşmasının BMDHS’ye aykırı olduğunu ve bölgede yer alan Girit, Rodos, Kerpe ve Meis adalarının deniz yetki alanlarını ve dolayısıyla egemenlik haklarını göz ardı ettiği için anlaşmanın hukuki temelden yoksun olduğunu iddia etmektedir. Atina yönetimi ilk diplomatik tepki olarak, uluslararası hukuka ve Viyana Anlaşmalar Sözleşmesi’ne aykırı şekilde, Libya’nın Türkiye ile anlaşma yapma yetkisi bulunmadığından bahisle, görevdeki Libya Büyükelçisi Muhammed Menfi’yi “istenmeyen kişi” (persona non grata) ilan ederek sınır dışı etme kararı almıştır. Atina bu bağlamda, Fayiz es-Serrac’ın tüm Libya adına böyle bir anlaşmaya imza yetkisi olmadığını ileri sürmektedir. Fakat Libya’da halen BM’nin onayladığı yasal hükümetin yönetiminde Fayiz es-Serrac bulunmaktadır. Viyana Anlaşmalar Sözleşmesi’ne göre, BM tarafından tanınmış meşru hükümeti temsilen Fayiz es-Serrac, Libya adına anlaşma yapma yetkisini haiz olup, mevcut anlaşma hukuken geçerlidir.

Yunan Başbakanı Miçotakis ABD’yi ziyaretinde, Washington’ın desteğini arkasına alarak Mısır-Yunanistan MEB sınırlandırma anlaşmasında elini güçlendirmeyi planlamaktadır. AB mevcut sorun hakkında Yunanistan-GKRY ikilisi ile dayanışmasının süreceğini ifade etmiş; Türkiye’yi iyi komşuluk ilişkisi çerçevesinde davranmaya davet ederken, mutabakat metninin açıklanması gerektiğinin altını çizmiştir. GKRY ise uyuşmazlığın çözümü maksadıyla Uluslararası Adalet Divanı’na başvurmaya hazırlandığını beyan etmiştir. Fakat BMDHS’nin 59. maddesine göre, MEB’de sahildar devletin menfaatleriyle bir diğer devletin menfaatlerinin çatışması halinde, bu uyuşmazlık hakkaniyet prensibi ve diğer tüm ilgili şartlar göz önünde tutularak, gerek uluslararası toplumun menfaati gerekse tarafların çıkarları doğrultusunda çözümlenecektir. Kaldı ki NATO’nun 70. yıl Londra zirvesinde Genel Sekreter Jens Stoltenberg, Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki sondaj faaliyetleriyle ilgili soru verdiği “NATO’nun rolü uluslararası meselelerde tavır almak değildir” yanıtıyla Atina’nın hamlesini boşa çıkarmıştır.

Sonuç olarak, Akdeniz’de yeni bir süreç için açılan kapının sihirli anahtarını elinde tutan Türkiye’nin, bölgede yeni gerginlikler meydana getirmekten ziyade, tüm kıyıdaş ülkelerin BMDHS’nin ruhuna ve özüne uygun olarak bölgedeki kaynakları adil paylaşmalarını sağlayacak diyalog sürecini başlatmak yolundaki politikasını sürdürmesi beklenebilir.

[Prof. Dr. Mesut Hakkı Caşın, Yeditepe Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğretim üyesidir]
  • ABD Dışişleri Bakanı Pompeo, Mısırlı mevkidaşı Şükri ile görüştü

    WASHINGTON (AA) – ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo ve Mısırlı mevkidaşı Samih Şükri’nin Mısır ve ABD arasındaki ikili ilişkiler ile Libya meselesini görüştüğü bildirildi.

    ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Morgan Ortagus, Washington’da yapılan görüşmeye ilişkin yazılı açıklama yaptı.

    Görüşme sırasında iki ülke ilişkilerinin geliştirilmesini ve bölgesel sorunların ele alındığını kaydeden Ortagus, Libya’nın durumu ve bölgedeki son gelişmelerin de tartışıldığını ifade etti.

    Açıklamada ayrıca, Pompeo’nun, Mısır’daki basın özgürlüğü ve insan hakları ihlalleri konusunda duydukları endişeyi dile getirdiği, iş adamı Mustafa Kasım’ın da aralarında olduğu tutuklu Mısır asıllı Amerikan vatandaşlarının salıverilmesini istediği belirtildi.

  • UMH, Trablus’taki güvenlik önlemlerini en üst düzeye çıkardı

    TRABLUS (AA) – Libya’da uluslararası tanınırlığa sahip Ulusal Mutabakat Hükümeti (UMH) artan saldırı tehdidine karşı Trablus’ta güvenlik önlemlerinin en üst düzeye çıkarıldığını duyurdu.

    UMH’ye bağlı İçişleri Bakanlığının sosyal medya hesabı Facebook’tan yapılan açıklamaya göre, vatandaşların güvenliği ve istikrarını sağlamak amacıyla tüm güvenlik güçlerinin görevlerinin başında olduğu ve artan saldırı tehdidine karşı en üst düzeyde önlemler alındığı ifade edildi.

    UMH tarafından dün yapılan yazılı açıklamada, General Halife Hafter’i destekleyen yabancı güçler işaret edilerek, “çok uluslu” güçlerin cuma günü Trablus’a girmeyi planladığı yönünde bilgi alındığı ve saldırı planlarının boşa çıkarıldığı belirtilmişti.

    İçişleri Bakanı Fethi Başağa ise daha önce yaptığı açıklamada, Birleşik Arap Emirlikleri’nin, Rus güvenlik şirketi Wagner ve Sudan’daki Cancavid milislerinden oluşan paralı askerlerle Hafter güçlerine destek verdiğini duyurmuştu.

    Libya’nın doğusundaki askeri güçlerin lideri General Halife Hafter, başkent Trablus’u ele geçirmek için 4 Nisan’da saldırı emri vermiş, bunun üzerine UMH birlikleri de “Burkan el-Gadab” operasyonunu başlatmıştı.

    Meşruiyet krizinin 2011’den bu yana sürdüğü Libya’da, uluslararası tanınırlığa sahip UMH ile Hafter’e bağlı güçler arasında çatışmalar yaşanıyor.

  • AB, insan hakları ihlallerini cezalandırmaya hazırlanıyor

    BRÜKSEL (AA) – Avrupa Birliği (AB) Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Josep Borell, “Üye ülkeler, ağır insan hakları ihlallerini cezalandırmak adına bir küresel yaptırım rejimi için teknik hazırlıkların başlatılmasına karar verdi.” dedi.

    Borell, Brüksel’de üye ülkelerin dışişleri bakanlarını bir araya getiren AB Dışişleri Konseyi sonrasında basın toplantısı düzenledi.

    AB Dışişleri Konseyi’ne ilk kez başkanlık yaptığını ifade eden Borell, toplantıda Libya, Ukrayna, İran, Bolivya ve insan hakları konularının ele alındığını aktardı.

    Borell, “Üye ülkeler, ağır insan hakları ihlallerini cezalandırmak adına bir küresel yaptırım rejimi için teknik hazırlıkların başlatılmasına karar verdi.” bilgisini paylaştı.

    Yeni yaptırım rejiminin ABD’nin Magnitsky Yasası’nın Avrupa versiyonu olacağını belirten Borell, bunun AB’nin insan hakları alanında somut adım atmaya hazır olduğunu gösterdiğini ifade etti.

    Borell, AB Konseyi’nin onayıyla beraber ciddi ihlaller karşısında hareket etmenin birliği daha güçlü kılacağını savundu.

    Toplantıda Türkiye ile Libya Ulusal Mutabakat Hükümeti (UMH) arasında imzalanan Deniz Yetki Alanlarının Sınırlandırılmasına İlişkin Mutabakat Muhtırası’nın da görüşüldüğünü belirten Borell, “Muhtıranın özellikle Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi bağlamında ciddi endişeler doğurduğunu düşünüyoruz.” ifadesini kullandı.

    – “İran anlaşmasını destekliyoruz”

    Borell, İran konusunu ise kendisinin gündeme getirdiğini belirterek, Avrupa’nın nükleer anlaşmayı desteklemeye devam ettiğini vurguladı.

    Anlaşmayı canlı tutmanın “ortak bir sorumluluk” olduğunu kaydeden Borell, “Ancak, İran, nükleer faaliyetlerini geri çevirmezse, anlaşmanın sürdürülmesi zorlaşır.” uyarısında bulundu.

    – “İsrail-Filistin hakkında görüş ayrılıkları var”

    Borell, AB üyesi ülkeler arasında özellikle dış politika konularında farklı görüşler bulunduğuna dikkati çekerek, “Üye ülkeler Filistin’in tanınması ve Ortadoğu’daki durum konusunda ciddi görüş ayrılıklarına sahip.” dedi.

    AB’nin iki devletli çözümü desteklemeye devam ettiğinin altını çizen Borell, tarafların müzakere masasına dönmesi için çaba sarfedilmesi gerektiğini belirtti.

  • Doğu Akdeniz Deniz Yetki Alanları sorunu tartışıldı

    İSTANBUL (AA) – Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki deniz yetki alanları sorunu, Fatih Sultan Mehmet Vakıf Üniversitesi Uluslararası Hukuk Uygulama ve Araştırma Merkezi (FSM UHAM) tarafından düzenlenen konferansta ele alındı.

    Dışişleri Bakanlığı İkili Siyasi İşler ve Denizcilik-Havacılık-Hudut Genel Müdürü Büyükelçi Çağatay Erciyes, üniversitenin Haliç Yerleşkesi konferans salonunda gerçekleştirilen “Doğu Akdeniz Deniz Yetki Alanları Sorunu ve Tek Taraflı Faaliyetler: Arka Plan, Uluslararası Hukuk, Türkiye’nin Tezleri” konulu konferansta, Türkiye ve KKTC’nin Doğu Akdeniz’deki deniz yetki alanları sorununa yaklaşımını ve hukuki argümanlarını anlattı.

    Erciyes, Türkiye’nin, Yunanistan’ın iddia ettiği kıta sahanlığı haritasını kabul etmediğini, kendine ait kıta sahanlığı talebinin olduğunu belirtti.

    Türkiye ile Yunanistan arasında 1970’lere kadar kıta sahanlığı sorunu olmadığını aktaran Erciyes, her iki ülkenin petrol arama çalışmalarına başlamasıyla sorunun da gün yüzüne çıktığını söyledi.

    ABD’nin basın aracılığı ile bölgedeki doğal gaz rezervlerini ifşa etmesiyle beraber Ege’dekine benzer bir sorunun ortaya çıktığını aktaran Erciyes, “ABD Doğu Akdeniz’de büyük doğal gaz rezervleri olduğunu ifşa ettikten sonra kıyı devletleri bu sınırlandırma meselesini gündemlerine almaya başladılar. Kıbrıs Rum Kesiminin (GKRY) deniz sınırını belirleme çabaları ve Doğu Akdeniz’de arama çalışmalarına başlamasıyla sorun derinleşti. Ama GKRY bir devlet değil. Buna rağmen Mısır gibi devletlerle anlaşmaya vardı. Türkiye ve KKTC bu anlaşmayı kabul etmiyor. Anlaşmaya karşı çıkmamızın önemli nedenlerinden biri de Kıbrıs’ın tanınmaması meselesinin henüz netlik kazanmamış olması. Diğeri ise Türkiye’nin deniz hukuku ile ilgili itirazı.”

    – “Türkiye’nin tüm itirazlarına rağmen GKRY anlaştığı ülkeler sismik çalışmalarını sonlandırmadı”

    Doğu Akdeniz’de Türkiye dışlanarak yapılan tüm çalışmaların kıta sahanlığının ihlali anlamına geldiğini belirten Erciyes, şu değerlendirmelerde bulundu:

    “Tabii Kıbrıslı Rumlar bunu dinlemiyor ve komşu ülkelerle anlaşmalara devam ediyor. Mısır, İsrail, Lübnan ile yaptığı anlaşmalara olan itirazlarımızı Birleşmiş Milletler’de kayda geçirdik. Uluslararası deniz hukukunun en önemli maddelerinden bir denizlere ilgili bir sınır anlaşması yapıyorsanız, buradaki sınır çizgisi 3. bir devletin hak ve çıkarlarını ihlal etmemeli. Bu aynı zamanda uluslararası mahkemelerin hukuk içtihadında da yer alıyor. 3. ülkelerin potansiyel hak ve taleplerinin zarar görmemesi, tehlikeye atılmaması anlaşma da yer alıyor. Türkiye’nin tüm itirazlarına rağmen GKRY ve anlaştığı ülkeler sismik çalışmalarını sonlandırmadı. Bunun üzerine Türkiye ve KKTC’de Akdeniz’de hakları doğrultusunda sismik çalışmalarına başladı.Çünkü bu tek taraflı faaliyete bundan başka reaksiyon gösterme şansımız kalmadı.”

    Erciyes, Türkiye ile Libya arasındaki sınırlandırma anlaşmasına da değinerek, bu anlaşmanın son derece standart bir anlaşma olduğunu vurguladı.

    Libya ile yapılan anlaşmanın TBMM’den geçtiğini, anlaşma muhtevasının halka açıklandığını dile getiren Erciyes, aynı şekilde Libya’nın da benzer bir prosedür takip ettiğini söyledi.

    Erciyes, basına yansımasına rağmen Yunanistan’ın anlaşma metninin kendilerine iletilmediği gerekçesi ile Libya büyükelçisini sınır dışı etmesinin son derece absürt olduğunu dile getirdi.

    Libya ile yapılan anlaşmanın hem Türkiye’nin hem Libya’nin kıta sahanlığı haklarını koruduğunun altını çizen Dışişleri Bakanlığı İkili Siyasi İşler ve Denizcilik-Havacılık-Hudut Genel Müdürü Erciyes, şunları kaydetti:

    “Yunanistan’nın Doğu Akdeniz’de verdiği petrol lisanları konusunda Libya’nın da kaygıları vardı. Türkiye’nin Libya ile yaptığı anlaşma hukuki akitlerin yanı sıra siyasi bir mesaj da içeriyor. Çünkü Türkiye’yi Doğu Akdeniz’de tecrit etme girişimleri karşısında siyasi bir mesaj ve bu siyasi mesajı da Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan kısa bir süre önce verdi. Türkiye bu mesajla aslında Doğu Akdeniz’de biz de varız ve bizi dikkate alın demeye çalıştı. Türkiye’nin katılımı olmadan bölgede hiçbir şey yapamazsınız mesajı verdi. Ayrıca Türkiye uluslararası deniz hukuku anlaşmasına taraf olmasa dahi deniz hukuku sözleşmesinin içeriğine uygun hareket etmektedir. Hiç kimse de Türkiye’nin sismik çalışmalarını uluslararası hukuka aykırıdır diyemez çünkü sınır henüz belirlenmiş değil. Onların kendilerine ait iddiaları bizim de kendimize göre iddialarımız var.”

    – “Devletler tek başına faaliyet gösterdiğinde daha çok uyuşmazlık olur”

    Swansea Üniversitesi Hillary Rodham Clinton Hukuk Fakültesi Uluslararası Deniz ve Ticaret Hukuku Enstitüsü Öğretim Görevlisi Dr. Youri van Logchem, Doğu Akdeniz deniz yetki alanları sorununu uluslararası hukuk perspektifinde dünyadan örnekler vererek ele aldı.

    Dr. Logchem, uluslararası deniz sözleşmelerine aykırı bir sürecin yönetildiğini belirterek, şöyle konuştu:

    “Diyorlar ki bir devlet burada iyi niyetli bir alanda talepte bulunursa ve diğer devlete ait olmadığı sürece egemenlik haklarını icra edebilir. Bu garip bir mantık. Çünkü özellikle Doğu Akdeniz’de uyuşmazlığın bulunduğu bir yer ve devletler iyi niyetle hak talebinde bulundukça faaliyette bulunabiliyor. Özel idarenin bu mantığından hareket edersek devletler tek başına faaliyette bulunduğu zaman çok daha fazla uyuşmazlık olacaktır. Doğu Akdeniz’deki, dünyadaki sorun diğer deniz sınır anlaşmalarından oldukça farklı. Uluslararası Adalet Divanları genellikle sismik çalışmalar konusunda işgalci faaliyetler arasına ayrım gösteriyor. Sondajla veya keşifle alakalı çalışmalarda ayrım göstermesinin nedeni ise ticari çıkarlardan kaynaklanıyor.”


    Yeni AB Yüksek Temsilcisi Borell’den “birlik” çağrısı

    BRÜKSEL (AA) – Avrupa Birliği (AB) Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Josep Borell, yeni görevinde önceliğinin üye ülkeler arasında “birlik” sağlanması olacağını söyledi.

    Borell, Brüksel’de üye ülkelerin dışişleri bakanlarını bir araya getiren AB Dışişleri Konseyi öncesinde basın mensuplarının sorularını yanıtladı.

    Toplantı gündemi arasında Türkiye ile Libya Ulusal Mutabakat Hükümeti (UMH) arasında imzalanan Deniz Yetki Alanlarının Sınırlandırılmasına İlişkin Mutabakat Muhtırası’nın da bulunduğunu aktaran Borell, Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu ve Yunanistan Dışişleri Bakanı Nikos Dendias ile geçen hafta görüştüğünü anımsattı.

    Borell, toplantıda söz konusu mutabakat muhtırasının içeriğinin de ele alınacağını belirtti.

    – “Birlik olmadan küresel güç olunmaz”

    Görev boyunca önceliğinin “birlik” olacağını vurgulayan Borell, “Ortak bir tutum belirlemeden, birlik olmadan, küresel güç gibi davranamayız.” diye konuştu.

    Fransa’nın başkenti Paris’te bugün Almanya, Ukrayna, Rusya ve Fransa’nın katılımıyla yapılacak Ukrayna konulu “Normandiya Formatı” hakkında da konuşan Borell, AB’nin Ukrayna krizinin barışçıl şekilde çözülmesini desteklediğini kaydetti.