Antalya Müzesi'nde 48 yıldır sergilenen portre heykelin Sappho olduğu belirlendi

ANTALYA(AA) – Akdeniz Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Havva İşkan Işık, Antalya Müzesi’nde 1972’den bu yana bulunan portre heykelin, antik dönemin ilk ve en önemli kadın şairi olarak bilinen Sappho’ya ait olduğunu tespit ettiğini söyledi.

Aynı zamanda Patara Antik Kenti Kazı Başkanı olan Işık, AA muhabirine, heykel ve portre derslerinin bazılarını, dünyanın en önemli heykel müzelerinden Antalya Müzesi’nde yaptığını ifade etti.

Müzede, Perge Antik Kenti’nde bulunduğu belirtilen portrenin dikkatini çektiğini anlatan Işık, “Yaptığım araştırmada portrenin antik dönemin ilk ve en önemli kadın şairi olarak bilinen Sappho’ya ait olduğunu tespit ettim. Portre üzerinde yaptığım çalışmaları, konuk olarak gittiğim yurt dışındaki üniversitelerde akademik incelemeyle de teyit ettim. Çalışmamla ilgili hazırladığım bilimsel makaleyi yakın zamanda yayımlayacağım ve böylece bütün dünya bu eserin Antalya Müzesi’nde olduğunu öğrenecek.” diye konuştu.

Portrenin Antalya Müzesi’ne 1972’de geldiğine işaret eden Işık, portrenin o dönem Yeni Kapı Karakolu ekiplerince kaçakçıların elinden “zor alım” yöntemiyle alınarak müzeye teslim edildiğini kaydetti.

Müzede özenle korunan portrenin, ilk kayıtlarda erkek portresi olarak geçtiğini kaydeden Işık, “Milattan önce 4. yüzyılda yapılmış Sappho portresiyle ilgili akademik çalışmamı, 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nde açıklamayı uygun gördüm. Kadınlar Günü’nde antik dönemin en önemli kadın şairinin portresi Antalya’ya armağanım olsun.” ifadelerini kullandı.

Adı “Antalya’nın Sappho’su” oldu

Portrenin adını “Antalya’nın Sappho’su” koyduğunu dile getiren Işık, eserin literatürde bundan sonra böyle geçeceğini vurguladı.

Bunun bir örneğinin de Münih’te yer aldığını aktaran Işık, şunları söyledi:

“Adı ‘Münih’in Sappho’su diye geçiyor. Portrenin, Antalya Müzesi’nde artık çok ayrı, vurgulayıcı bir yere konulması gerekiyor. Türkiye’de başka bir örneği bulunmuyor. İstanbul Müzesi’nde bir Sappho başı var ama başka tipte. Bu, 4. yüzyıl tipinde Türkiye’de bulunan tek örneği, dünya müzelerinde de çok az sayıda var. Dünya çapında bir heykel müzesi olan Antalya Müzesi, bu eserle önemini bir kez daha taçlandırmış oldu.”

Işık, portrenin nerede bulunduğuna ilişkin net bir bilginin olmadığını bildirdi.

Müzede, portrenin Perge Antik Kenti’nde bulunduğunun yazdığını ancak bunun kesin bir bilgi olmadığını ifade eden Işık, “Yeni Kapı Karakolu, o dönem tarihi Kaleiçi’nde hizmet veriyor. O yıllarda Kaleiçi’nde de bazı temel kazı çalışmaları yapılmış. Kaleiçi’ndeki kazılarda da bulunmuş olabilir.” değerlendirmesinde bulundu.

Sappho’nun milattan önce 630 yılında doğduğunu belirten Işık, ölüm tarihinin ise milattan önce 570 yılları civarı olduğunu kaydetti.

Şairin, erken döneme ait bir sanatçı olduğuna değinen Işık, “Maalesef şiirlerin yüzde 7-8’lik bir kısmı elimizde, geri kalanları kaybedilmiş. Midilli Adası’nda yaşamış. O dönem Midilli Adası, Anadolu kültürünün içinde kabul edilen bir ada. Bu adalar zaten hiçbir zaman Anadolu kültürü dışında bir gelişim göstermemiş. Sappho, döneminin son derece modern, hiçbir kural tanımayan yaşamıyla biliniyor. Genellikle aşk şiirleri yazıyor. Çok önemli bir kadın şair.” diye konuştu.

Share on facebook
Facebook
Share on twitter
Twitter

Daha Fazla Haber

Zengin florası, yaban hayatı varlığı ve biyolojik çeşitliliğiyle büyük öneme sahip olan Munzur, Hel, Yılan ve Sülbüs dağları arasındaki kent, tarihi, doğal ve turistik güzellikleriyle her mevsim gözde yerlerin başında geliyor.

Kente bağlı Ovacık ilçesinde Munzur Vadisi Milli Parkı, Munzur Gözeleri ve Kırkmerdiven Şelaleleri bulunurken, Keban Baraj Gölü kıyısında kurulu Pertek ilçesinde ise Sağman, Sungur Bey ve Çelebi Ağa camileri ile Pertek Kalesi tarihi ihtişamıyla göz dolduruyor.

Hozat ilçesinde yer alan Ergen Kilisesi ve Çemişgezek’teki İn Delikleri ve Tağar Köprüsü’nün yanı sıra yaylalarıyla göz kamaştıran Pülümür ilçesindeki tarihi Hatun Köprüsü ve Gelin Odaları geçmişin izini taşıyor.

Sahip olduğu tarihi güzellikleriyle turizm açısından büyük önem sahip olan kentte, 4 blok ve 5 bin 800 metrekare kapalı alandan oluşturulan Tunceli Müzesi de yazılı ve görsel alanlarının yanı sıra “Alevilik”, “arkeoloji”, “kütüphane” ve “etnografya” bölümleriyle ziyaretçilerin ilgi odağı oluyor.

Tunceli Müzesi vitrinlerinde 800 eser sergileniyor

Yöreye ait inanç ritüellerinin bal mumu heykeller kullanılarak sergilendiği müzede, kentin en eski tarihsel buluntularından taş aletler, pişmiş topraktan çömlekler ve çeşitli madenlerden yapılmış yaklaşık 800 eser ön plana çıkıyor.

Müzedeki koleksiyonlar arasında en çok ilgiyi çeken eserler arasında ise 1968-1974 yılları arasında Çemişgezek’teki Pulur Sakyol Höyüğü’nde yapılan arkeolojik kazılarda elde edilen 5 bin yıllık ok uçları bulunuyor.

Keban Baraj Gölü kurtarma kazısında çıkarıldıktan sonra uzun yıllar Elazığ Müzesi’nde sergilenen ve geçen yıl resmi açılışı yapılan Tunceli Müzesi’ne taşınan ok uçları, yapıları ve büyüklükleriyle Demir Çağı ve Tunç Çağı hakkında önemli ip uçları veriyor.

Müzenin arkeoloji bölümünde sergilenen nadide eserler arasında yer alan ok uçları, dönemin insanlarının vazgeçilmez besin kaynağı olan hayvanların avlanmasında kullanılan önemli aletler arasında değerlendiriliyor.

Tunceli Müzesi’nde görevli arkeolog Özgür Şahin, AA muhabirine, kentte 1968-1974 yılında yapılan ilk arkeolojik çalışmanın Pulur Sakyol Höyüğü’ndeki kurtarma kazısı olduğunu söyledi.

Höyükteki buluntu ve kalıntıların kentin kültür tarihi açısından önemli olduğunu ifade eden Şahin, “Yakın döneme kadar ilimizde müzenin olmamasından dolayı buradaki kültür varlıkları çevre illerdeki müzelere taşınarak koruma altına alınmıştı. Ancak 2020’de Tunceli Müzesi’nin resmi olarak açılmasıyla buradan dışarıya giden kültür varlıkları ait oldukları topraklara geri getirildi ve müze vitrinlerinde sergilenmeye başladı.” dedi.

5 bin yıllık ok uçları ziyaretçilerin ilgini çekiyor

Şahin, 2021 yılındaki arazi araştırmalarıyla 200 yeni eserin müzede korumaya alındığını belirterek, “Müzemiz koleksiyonları arasında yer alan ve Pulur Sakyol Höyüğü’nden çıkarılan buluntular arasında yer alan ok uçları, müzemize gelen ziyaretçilerden yoğun ilgi görmektedir.” ifadesini kullandı.

Ok uçlarının günümüzden 5 bin yıl öncesine ışık tuttuğunu anlatan Şahin, bu eserlerin ait oldukları dönemin insanlarının vazgeçilmez besin kaynağı arasında yer alan hayvanları avlamak için kullanılan önemli bir silah ve alet olduğuna işaret etti.

Şahin, okların farklı dönem ve gölgelere göre tipolojik ve malzeme açısından farklılık gösterdiğine dile getirerek, “Müzemizdeki bu ok uçları ait oldukları dönem içerisinde o dönemin insanlarının beslenme alışkanlıkları ve kullandıkları teknikler hakkında son derece önemli bilgiler sunuyor. Özellikle erken dönemlere tarihlenen obsidyen ve kemikten yapılmış ok uçları dönem insanlarınca küçük av hayvanlarını avlamak için kullanılmıştır. Bunun yanında maden işleme teknolojisinin gelişmesiyle dökme ve dövme tekniği kullanılarak yapılan tunç ve demir ok uçları da müzemiz koleksiyonları içerisinde yer almaktadır.” değerlendirmesinde bulundu.

İZMİR(AA) – İzmir’in Bayraklı ilçesindeki höyükte 1948 yılında başlayan ve aralıklarla devam eden arkeolojik kazılarda önemli buluntular gün yüzüne çıkarıldı.

Buradaki kazılar, 2014 yılından itibaren Ege Üniversitesi (EÜ) Edebiyat Fakültesi Eski Çağ Dilleri ve Kültürleri Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Cumhur Tanrıver başkanlığındaki 70 kişilik ekip tarafından yürütülüyor.

Kazı Başkanı Tanrıver, AA muhabirine, İzmir’de ilk şehir yapılanmasının 3 bin yıl önce “Smyrna” adıyla bugün Bayraklı sınırları içinde kalan alanda görüldüğünü hatırlattı.

Kazılarda ele geçen buluntuların Smyrna’nın millattan önce 7. yüzyıldan başlamak üzere 300 yüzyıl boyunca bölgedeki ticari ve siyasi faaliyetin toplandığı bir merkez olduğunu ortaya koyduğunu vurgulayan Tanrıver, bu nedenle de bölgenin birçok saldırı ve yıkıma sahne olduğunu belirtti.

Son yıllardaki çalışmalarda kentin savunma sistemini öğrenmeye çalıştıklarını aktaran Tanrıver, şunları kaydetti:

“Stratejik açıdan önemli bir konumda bulunan eski Smyrna, kuşkusuz bölgeyi elinde tutmak isteyen farklı güçlerin başlıca hedefiydi. Bu sonuca varılmasındaki en önemli etken kentin millattan önce 9. yüzyıldan itibaren güçlü bir sur duvarı ile çevrelenmiş olmasıdır. Kentin girişinin hemen yanında çok büyük ve iyi korunmuş bir kule ortaya çıkardık ve 2 yıl içinde onu daha iyi araştırma olanağı bulduk. Şimdi onun çizimlerini yaptık, proje yapmaya çalışıyoruz. Kısmen restore edip 3 boyutlu hale getirirsek bu İzmir’in ve Smyrna’nın tanınması için önemli bir öğe olacak.”

Prof. Dr. Cumhur Tanrıver, höyükteki kent surunun, yalnızca çağdaş Geç Hitit yerleşmelerinde benzerlerinin bulunduğuna dikkati çekti.

Kral Alyattes tepe yığarak kente girmiş

Sur sisteminin kimlere karşı inşa edildiği konusunda da farklı varsayımların bulunduğuna işaret eden Tanrıver, araştırmalarda, surun tarih içerisinde 3 defa yıkıldığını ve yeniden inşa edildiğini ortaya koyduklarını aktardı.

Bölge halkının milattan önce 7. yüzyılda gittikçe büyüyen Lidya Krallığı’na karşı üçüncü suru inşa ettiğini dile getiren Tanrıver, şöyle konuştu:

“Antik kaynaklardan Lidya Kralı Giges’in Smyrna’yı ele geçiremediğini biliyoruz. Ondan yaklaşık 50 yıl sonra Kral Alyattes’in tehdidi altında Smyrnalılar korkuyla çok kısa bir sürede bütün kentin etrafını, öncekilerinden çok daha kuvvetli yeni bir surla çevirmişler. Bazı yazarlara göre, korku içinde Lidyalıları beklerken atalarının kahramanlıklarını anlatan şiirleri söyleyerek surları yaptılar. Tabi bu bekleyiş hezimetle sonlanmış. Lidyalılar surlardan değil hemen arkasından bir tepe yığarak kente girmişler. Olduğu gibi kenti yıkmışlar, içeride bir direnme olmasın diye de surları da yıkmışlar. Kazılarda, kenti tahrip eden diğer felaketler gibi Kral Alyattes saldırısının izlerini de gün ışığına çıkarıyoruz. Bu saldırıların ardından kentin yönetimi 50 yıl boyunca Lidyalılarda kalmış. Sonra doğudan gelen daha büyük bir güç, İranlılar 545’te Sardes’i ve bu arada Smyrna’yı da ele geçirmiş. Burada o dönemde bir savaş olduğuna dair izleri buluyoruz. Sur da olmadığı için kolayca ele geçiriyorlar. Yani İzmir’in stratejik öneminin başına açtığı dertler hep devam etmiş.”

“İki çalışmanın sonuçları hayli önemli”

Tanrıver, kent hakkında daha çok bilgi edinmeye çalıştıklarını aktararak, yerleşimin hemen batısında erken Tunç Çağı tabakalarına ulaştıklarını kaydetti.

Söz konusu alanın deniz kenarında prestorik dönemdeki yerleşmenin merkezi olduğunu anlatan Tanrıver, “O merkez hep yüksek kalmış. Deniz kenarı olduğu için de savunma sistemleri o bölgeye gitmiyor. Orasını doğal tepe olarak bırakmışlar. O nedenle bizim açımızdan bu iki çalışmanın sonuçları hayli önemli oldu.” diye konuştu.

Tanrıver, geçen yılki kazılarda ayrıca bir kap içinde Erken Tunç Çağı’na ait gümüş takıların olduğu hazineyi ortaya çıkardıklarını sözlerine ekledi.