Arap Baharı'nın ilk devriminin üzerinden 10 yıl geçti

ANKARA (AA) – Yirmi yıldan uzun süre Tunus’u demir yumrukla yöneten Zeynel Abidin Bin Ali’nin kitlesel halk gösterileri karşısında 14 Ocak 2011’de devrilmesi sadece bu küçük Kuzey Afrika ülkesi değil, tüm Arap coğrafyası için yepyeni bir sayfa açtı.

Geçiş sürecinde yaşanan tüm zorluklara rağmen kişisel hak, özgürlükler ve demokratik alandaki kazanımlarını korumayı başaran Tunus, devrimin ekonomik beklentilerini somutlaştıramadığı için 10. yılına sosyoekonomik hoşnutsuzluğun gölgesinde giriyor.

Arap Baharı kapsamında halk ayaklanmalarının patlak verdiği diğer ülkelerse, Tunus’un aksine kazanımlarını koruyamadan daha otoriter yönetimler ve benzer ekonomik sıkıntılarla mücadele etmek zorunda kaldı.

Mısır’daki durum

Devrimin ikinci durağı Mısır, 30 yıllık Hüsnü Mübarek yönetiminden kurtulmasına rağmen geçiş dönemindeki çalkantılı sürecin ardından askeri darbenin kurbanı oldu.

Ordunun siyaset, ekonomi ve sivil toplum üzerindeki hakimiyetini daha da artırdığı Nil ülkesi, bugün neredeyse Mübarek dönemini aratan anti-demokratik atmosfer altında refahtan uzak ve daha fazla baskıyla yönetiliyor.

Monarşilerdeki durum

Ürdün ve Fas gibi kısmi temsil hakkı bulunan monarşiler bu süreçte yaptıkları göreceli anayasal reformlarla protesto dalgasını yatıştırırken, başta Suudi Arabistan olmak üzere, petrol zengini monarşi rejimleriyse vatandaşlarına sosyal refah yardımlarının musluklarını açarak devrim dalgasının ülkelerine ulaşmasını engellemeye çalıştı. Körfez’deki petrol zengini monarşiler, devrimlerin iktidara getirdiği ya da koalisyon ortağı yaptığı İhvan yanlısı hareketleri, ulusal güvenlik tehdidi kabul etti ve karşı devrimler için yoğun ve maliyetli bir çaba içine girdi.

Libya, Suriye, Yemen

Ancak devrim dalgası Libya, Suriye ve Yemen’e ulaştığında bölgeyi saran gerilim atmosferi, yerini dinmeyen kan ve gözyaşına bıraktı. Her üç ülkede devrim dalgası iç savaşa evrilirken neden olduğu şiddet ve insani kriz, komşu ülkelerin yanı sıra dünyayı da derinden etkiledi.

Son yıllarda Arap ülkelerinde 2011 yılındaki ayaklanmalara benzer taleplerle gerçekleşen kitlesel gösteriler, bu ülkelerdeki hükümetlerin sonunu getirdi ve bu nedenle Arap Baharı’nın “artçı” protesto dalgası olarak gösterildi.

Söz konusu dalga Ürdün ve Sudan’a 2018, Cezayir, Irak ve Lübnan’a da 2019 yılında ulaştı ve baştaki isimleri koltuklarından ederek yeni isimlerin önünü açtı.

Tunus’ta başlayan ve birçok bölge ülkesine yayılan süreçle ilgili önemli gelişmeler ise şöyle:

Tunus: 14 Ocak 2011

Tunus’ta Muhammed Buazizi adlı bir gencin, seyyar satıcılık yaptığı arabasına el konulması ve yetkililerce uğradığı kötü muamele nedeniyle 17 Aralık 2010’da kendini yakmasının ardından Tunuslular, kitleler halinde sokağa döküldü.

Tunus’u 24 yıldır demir yumrukla yöneten Bin Ali’nin 14 Ocak 2011’de yakın ailesini de yanına alarak ülkeden kaçmasıyla, Arap Baharı’nın fitili ateşlendi.

Tunus, geçiş sürecinde yaşadığı sancılara rağmen iktidarın seçimlerle bir sonraki sahiplerine devredildiği bir sisteme kavuştu.

Arap Baharı’nın beşiği Tunus, temel hak ve özgürlükler anlamında Tunuslulara birçok kazanım sunmasına rağmen, devrim ekonomik beklentilerin gerisinde kaldı. Yeni tip koronavirüs salgının derinleştirdiği sosyoekonomik sorunlar Tunus’un kazanımları karşısındaki en büyük tehdit olarak gösteriliyor.

Mısır: 25 Ocak 2011

Arap Baharı’nın ikinci durağı Mısır’da 25 Ocak 2011’de başlayan halk hareketleri üç hafta gibi kısa sürede 30 yıllık Mübarek iktidarının sonunu getirdi.

Adı pek çok yolsuzluğa bulaşan Hüsnü Mübarek 11 Şubat 2011’de görevi bırakmak zorunda kaldı.

Ancak büyük umutlarla başlayan bu süreç, bir yıllık sivil yönetimin ardından 3 Temmuz 2013’te ülkenin ilk seçilmiş Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi’ye yapılan askeri darbeyle sonuçlandı.

Darbe sürecinde katledilen yüzlerce Mısırlının yanı sıra çok sayıda tutuklama ve idam kararları alındı. Ordu, siyaset üzerindeki etkisini artırarak muhaliflere karşı baskıcı bir kampanya yürüttü. Ekonomik olarak giderek fakirleşen Mısır, Arap Baharı sürecinin ardından terör eylemlerine de sahne oldu.

Yemen: 27 Ocak 2011

Yemen’i 1978’den beri yöneten Ali Abdullah Salih’e karşı 27 Ocak 2011’de başlayan halk ayaklanması, Salih’in görevden çekilerek yerine yardımcısı Abdurabbu Mansur Hadi’nin geçmesi ve ardından Hadi’nin 21 Şubat 2012’de tek aday olarak girdiği seçimlerde ülkenin yeni Cumhurbaşkanı seçilmesiyle sonuçlandı.

Ancak güvenlik boşluğu nedeniyle El Kaide gibi örgütler ülkede faaliyetleri için alan buldu. Yönetim boşluğundan faydalanan Husiler de başkent Sana’ya ilerleyerek hükümete darbe yaptı.

Suudi Arabistan’ın başını çektiği askeri koalisyonun 26 Mart 2015’te Yemen’e askeri müdahale kararı ise ülkedeki iç savaş için kırılma noktası oldu.

Ülkede temiz su, gıda ve sağlık gibi temel hizmetlerin eksikliğinin yol açtığı kolera, çok sayıda Yemenlinin hayatına mal oldu. Salgın hastalıklar, yerinden edilmiş milyonlarca insanın hayatını tehdit etmeye devam ediyor.

Yemen’de açlık ve hastalıklar nedeniyle yaşanan dram, Birleşmiş Milletler tarafından “dünyanın en büyük insani felaketi” olarak adlandırılıyor.

Bahreyn: 14 Şubat 2011

Körfez ülkeleri arasında halkın çoğunluğu Şii olan ancak Sünni bir monarşiyle yönetilen Bahreyn’e, 14 Şubat 2011’de ulaşan yönetim karşıtı ayaklanmalar, hükümetin sert müdahalesiyle karşılaştı.

Protestoculara yönelik şiddetli müdahaleler sonucunda ölü, yaralı sayısı ile tutuklamalar artarken gösterilere katılım da arttı. Yönetim, gösterileri bastıramayınca Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) 14 Mart 2011’de Bahreyn’deki gösterilere ortak askeri güçle müdahale kararı aldı.

Suudi Arabistan’ın öncülüğündeki askeri müdahale sonunda gösteriler bastırılırken bu durum gelişmeleri yakından izleyen İran’ın tepkisine neden oldu.

Bahreyn Kralı Hamad bin İsa Al Halife, Mayıs 2012’de aldığı kararlarla ülke anayasasında değişikler yaparak talepleri karşılamaya çalıştı. Ancak Bahreyn yönetiminin ülkedeki muhalif gruplara karşı baskısı devam ediyor.

Libya: 17 Şubat 2011

Libya’da 42 yıl boyunca iktidarını koruyan Muammer Kaddafi’ye karşı başlatılan gösterilere, yönetimin cevabı sert oldu. Gösterilerin 17 Şubat 2011’de silahlı mücadeleye ve sonrasında iç savaşa evrilmesinin ardından 19 Mart 2011’de Fransa’nın başkenti Paris’te düzenlenen toplantıyla “uluslararası müdahalenin” yolu açıldı.

Arap Baharı isimli sürecin hafızalarda iz bırakan en önemli sahnelerinden biri de devrik lider Kaddafi’nin 20 Ekim 2011’de Sirte’de öldürüldüğünü gösteren görüntüler oldu.

Ülkedeki çalkantılı durum 7 Temmuz 2012’deki seçimlerle bir süre aşılsa da ülkenin doğusundaki gayrimeşru silahlı güçlerin lideri Halife Hafter, yönetim boşluğundan yararlanarak kontrol ettiği alanı genişletmeye çalıştı.

Ülkedeki istikrarsızlığa çözüm için başlatılan birçok uluslararası siyasi girişim ve diyalog çabasının altını oyan Hafter, yurtdışından aldığı askeri, siyasi ve mali destekle topladığı milislere Nisan 2019’da başkenti ele geçirmek için emir vermesiyle petrol zengini ülkesini yeniden şiddet sarmalına sürükledi.

Libya’nın BM nezdindeki meşru hükümeti, Türkiye ile Kasım 2019’da deniz yetki alanlarının sınırlandırılması, askeri ve güvenlik işbirliği mutabakat muhtıraları imzaladı.

Türkiye’nin de desteğiyle Libya hükümeti, 2020 yılının ilk yarısında, Hafter ve uluslararası destekçilerini ülkenin batısından çıkarmayı başardı ve çatışmalara denge getirdi. Ülkedeki krizin siyaset yoluyla çözülmesi için diyalog çabaları devam ediyor. Ancak, Hafter’in kontrolündeki milislerinin silahlarını ellerinde tutması nedeniyle ülkedeki güvenlik ve istikrara ilişkin kaygıları sürdürüyor.

Suriye: 15 Mart 2011

Suriye’nin Dera şehrinde 15 Mart 2011’de başlayan barışçıl protestolar daha sonraki süreçte Beşşar Esed rejiminin kanlı müdahalesiyle yerini yıllardır süren iç savaşa bıraktı.

İç savaşta şu ana kadar büyük çoğunluğu rejim ve rejime destek veren güçler tarafından düzenlenen saldırılarda olmak üzere yüzbinlerce sivil katledilirken, milyonlarca Suriyeli yerinden edilerek sığınmacı durumuna düştü.

Uluslararası güçlerin askeri hesaplaşma alanı haline gelen Suriye’de, çatışmalar devam ediyor. Suriye’de sonuçlanamayan savaş, bölge ve komşu ülkeler için de istikrarsızlık unsuru olarak öne çıkıyor.

Muhabir: Enes Canlı

Share on facebook
Facebook
Share on twitter
Twitter

Daha Fazla Haber

BRÜKSEL (AA) – Avrupa Birliğinden (AB) yapılan yazılı açıklamada, Tunus’taki gelişmelerin büyük dikkatle takip edildiği bildirildi.

Açıklamada, “Mümkün olan en kısa sürede kurumsal istikrarın yeniden sağlanması ve özellikle parlamentonun faaliyetinin yeniden başlatılması, temel haklara saygı gösterilmesi ve her türlü şiddetten kaçınılması çağrısında bulunuyoruz.” değerlendirmesi yer aldı.

AB’nin Tunus’a yeni tip koronavirüs (Kovid-19) salgınıyla mücadele ve ekonomik kriz çerçevesinde verdiği desteğin hatırlatıldığı açıklamada, “Durumun gelişimini yakından takip etmeye devam edeceğiz. Öncelikler, demokrasinin ve ülkenin istikrarının korunmasıdır.” ifadeleri kullanıldı.

Tunus’taki durum

Tunus’ta 25 Temmuz’da hükümet ve muhalefet partilerine yönelik yüzlerce kişinin katılımıyla protestolar düzenlenmiş, çıkan olaylarda başta Nahda Hareketi olmak üzere parti merkezlerine saldırılar düzenlenmişti.

Tunus Cumhurbaşkanı Kays Said de Meclisin tüm yetkilerini dondurduğunu, milletvekillerinin dokunulmazlığını askıya aldığını, mevcut Başbakan Hişam el-Meşişi’yi görevden aldığını ve kendi atayacağı bir başbakanla yürütmeyi devralacağını duyurmuştu. Said, kendisini Başsavcı ilan ederek yargının alanına da müdahale etmişti.

Hükümete yönelik bu darbenin ardından askerler Tunus Meclis Başkanı ve Nahda Hareketi lideri Raşid el-Gannuşi ile beraberindeki milletvekillerini meclise almamıştı. Cumhurbaşkanı Kays Said’in kararları üzerine halkı barışçıl mücadeleye çağıran Gannuşi, yasal bir dayanağı bulunmayan bu adımın bir “darbe” olduğunu vurgulamıştı.

Kays Said ise tarihi bir sorumluluk üstlendiğini, aldığı kararların anayasaya uygun olduğunu ve bunu “darbe” olarak nitelendirenlerden “hukuk derslerini gözden geçirmelerini” istemişti.

TUNUS (AA) – Tunus Cumhurbaşkanı Kays Said’in ülkenin içinden geçtiği siyasi, ekonomik, sağlık krizleri ve sokaktaki protestoları da gerekçe göstererek, başbakanı azlettiğini, meclisin çalışmalarını 30 gün boyunca durdurduğunu ve yeni bir başbakan atayarak yürütmeyi kendisine bağlayacağını açıklaması “darbe” olarak tanımlandı.

Arap Baharı’nın doğum yeri Tunus, temel hak ve özgürlükler alanında elde ettiği kazanımları, yönetimin bir sonraki sahiplerine seçimler yoluyla devretmesiyle 2011’deki devrim dalgasının demokrasi alanında tek başarı örneği kabul edildi.

Ancak Tunus, 2011’deki değişimin ardından girdiği çalkantılı geçiş sürecinde bir türlü siyasi ve dolayısıyla ekonomik istikrarı yakalayamadı. Ülkede son 10 yılda ondan fazla hükümet göreve geldi. Devrim “iş, aş” gibi vaatlerini karşılayamadı, bunun aksine sokaktaki Tunuslular için ekonomik durum salgının doğurduğu küresel fırtınayla da her geçen gün daha da ağırlaştı.

Tunus’ta 25 Temmuz’daki Cumhuriyet Bayramı sırasında ülke çapında siyasi atmosfere yönelik kitlesel protestolar yaşandı. Bu protestolar sırasında bazı siyasi parti merkezlerine saldırılar düzenlendi.

Tunus Cumhurbaşkanı Kays Said, akşam saatlerinde güvenlik bürokrasisi ve emir komuta kademesiyle düzenlediği toplantının ardından “ülkenin iç savaşa sürüklenmesini engellemek” gerekçesiyle “olağanüstü anayasal yetkiler” kullanacağını söyledi.

Cumhurbaşkanı, başbakanı azlettiğini, meclisin çalışmalarını 30 gün süreyle durdurduğunu ve yeni bir başbakan atayarak yürütmeyi kendisine bağlayacağını duyurdu.

Nahda Hareketi başta olmak üzere meclisin önde gelen partileri Said’in adımını “darbe” şeklinde tanımladı. Askerler, Meclis Başkanı ve Nahda Hareketi lideri Raşid el-Gannuşi ile beraberindeki milletvekillerini meclise almadı.

Cumhurbaşkanı Said’in kararları üzerine halkı barışçıl mücadeleye çağıran Gannuşi, yasal dayanağı bulunmayan bu adımı “darbe” şeklinde niteledi.

Tunus’ta olayların merkezindeki Kays Said kimdir?

Tunus Cumhurbaşkanı Kays Said, kariyer olarak Anayasa Hukuku Profesörlüğü’nden geliyor. Said, Arap Baharı sürecinin ardından 2014’te kabul edilen Tunus Anayasası’nı inceleyen uzmanlar heyeti arasında yer aldı. Said, 2019’daki cumhurbaşkanlığı seçimlerinde bağımsız aday olarak yarışa girdi ve ikinci tura kalmayı başardı. 2011 yılında dönemin “devrim” söylemini kapsayan sıra dışı kampanyasıyla Said, halkoyuyla gerçekleştirilen seçimlerin ikinci turunda yüzde 72 gibi yüksek bir oy oranıyla göreve geldi.

Klasik Arapça’yı baskın biçimde kullandığı güçlü hitabetiyle uluslararası basının dikkatini çeken Said, ülkedeki politik yapıda siyasi partilerdense şahıslar üzerinden kurgulanan bir sistem savunmasıyla öne çıktı.

Buraya nasıl gelindi?

Tunus’ta 2019’da cumhurbaşkanlığı seçimiyle eş zamanlı gerçekleştirilen parlamento seçimlerini Nahda Hareketi, birinci sırada tamamladı. Hareket 217 sandalyeli Meclis’te 52 milletvekiliyle birinci parti konumunu üstlendi ancak hükümeti tek başına kurabilecek çoğunluğu elde edemedi. Nahda’nın hükümeti, Meclis’ten güvenoyu alamadı.

Tunus, 2019’un ardından parlamento içinde çok sayıda çekişmeye sahne oldu.

Son iki yıl içinde üçüncü Başbakan olarak Kays Said tarafından Temmuz 2020’de atanan Hişam el-Meşişi’nin teknokratlardan oluşan kabinesi parlamentoda başta Nahda Hareketi, Tunus’un Kalbi ve Onur Koalisyonu gibi partilerden destek alarak Meclis’ten aldığı güvenoyuyla göreve başladı.

Ancak Kays Said ve Meşişi arasındaki sürtüşme kamuoyu önüne taşındı. Cumhurbaşkanı Said, şubat ayında Başbakan Meşişi’nin kabine revizyonunun anayasal olmadığını savundu. Meclis buna rağmen Meşişi’nin kabinesine güvenoyu verdi. İkili arasında karşılıklı açıklamalarla gerilim zaman zaman tırmanırken, siyaset içindeki aktörlerin bu ayrışmaya taraf olması krizi daha da derinleştirdi.

Konuyu nihayete erdirme yetkisine sahip 2014 Anayasası’nın öngördüğü Anayasa Mahkemesi’nin henüz kurulamamış olması da ülkedeki krizi daha da çözümsüz hale getirdi.

Devletin zirvesi ve siyaset içindeki bu ayrışma derinleşirken, Tunus yeni tip koronavirüs (Kovid-19) salgının doğurduğu ağır ekonomik ve sağlık koşullarının zorlaştırdığı krizlerle boğuşmaya devam etti.

İngiltere merkezli Middle East Eye internet sitesi, mayısta Cumhurbaşkanı’nın danışmanlarının anayasadaki olağanüstü durumlarda cumhurbaşkanının yetkilerini genişletmesini öngören Tunus Anayasası’nın 80. maddesini kullanarak yönetime el koyabileceği yönündeki planı yayınladı. Said, bu dönemde “Tunus’un darbeler dönemini geride bıraktığı” yönündeki mesajıyla iddiaları reddetti.

Cumhurbaşkanı’nın kararları ülke içinde nasıl karşılandı?

Cumhurbaşkanı’nın Meclis’in çalışmalarını durdurduğu ve başbakanı azlettiği yönündeki açıklamalarına ülke içinde farklı tepkiler geldi. Açıklamaların ardından bazı Tunuslular Cumhurbaşkanı’nın bu kararını havai fişeklerle kutlarken, diğer kesim bunun darbe girişimi olduğu gerekçesiyle protesto gösterisi düzenledi.

Pazartesi günü söz konusu kararların destekçileri ve karşıtları Tunus Meclisi önünde karşı karşıya geldi. Gösterilerin odak noktası haline gelen Meclis önünde güvenlik güçleri yoğun önlem aldı. Taraflar arasında olası bir çatışmayı önlemeye çalışan güvenlik güçleriyle göstericiler arasında zaman zaman arbede yaşandı.

Meclis’teki en büyük parti konumundaki Nahda Hareketi ve ikinci parti konumundaki Tunus’un Kalbi Partisi başta olmak üzere Onur Koalisyonu, Demokratik Akım, Tunus İşçi Partisi gibi partilerinden farklı şiddette itirazlar yükseldi. Söz konusu partilerden bazıları Cumhurbaşkanı’nın bu adımıyla anayasayı ihlal ettiğini, yetkilerini aşırıya kullandığını belirtirken, Nahda Hareketi ve Onur Koalisyonu, Said’i darbe girişiminde bulunmakla suçladı.

Buna karşın, Kays Said’i seçim sürecinin ardından da destekleyen Halk Hareketi, Halk Akımı son olarak da eski rejim yanlısı Özgür Anayasa Partisi, Said’in bu adımını desteklediklerini duyurdu.

Yaklaşık 11 milyon nüfuslu ülkede bir milyondan fazla üyeye sahip Tunus Genel İşçi Sendikaları (TGİS), dün Kays Said ile yaptığı görüşmenin ardından kesin tutum almaktan kaçınarak, Cumhurbaşkanı’na olağanüstü önlemlerin ardından bir an önce net yol haritası çizmesi yönünde açıklama yaptı.

Tunus’taki iş dünyasının en büyük çatı örgütü Tunus Sanayi, Ticaret ve El Sanatları Konfederasyonu (UTICA), ülkenin “sosyal, ekonomik ve sağlık koşullarında geçtiği bu zorlu dönemde bugüne kadar elde edilen kazanımları koruyacak hükümetin bir an önce kurulması” çağrısı yaptı.

Öte yandan devrim sonrasında sivil toplumun güçlendiği Tunus’ta Said’in söz konusu kararlarının yetki aşımı olduğunu düşünen kesimler de mevcut. Tunus Yüksek Yargı Konseyi, Said’in aynı zamanda kendisini başsavcı olarak atamasına tepki gösterdi.

Konsey açıklamasında, yargının bağımsızlığına dikkati çekerek bu erkin siyasi çekişmelerden uzak tutulması gerektiği vurgusu yaptı.

Uluslararası camia nasıl tepki verdi?

Arap Baharı isimli sürecin tek demokrasi örneği olarak kabul edilen Tunus’ta yaşanan gelişmelerde bölge ülkeleri ve batı demokrasilerinin çoğu “bekle ve gör” şeklinde bir yaklaşımı benimsedi.

ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken, dün akşam saatlerinde Cumhurbaşkanı Kays Said ile yaptığı görüşme sırasında olaylara ilişkin kesin tutum almaktan kaçındı. Açıklamada Blinken, Cumhurbaşkanı Said’e demokrasi ve insan haklarına bağlı biçimde, tüm siyasi aktörler ve Tunus halkıyla diyaloğu sürdürme çağrısı yaptı ve ABD’nin durumu yakından izlemeye devam edeceğini ifade etti.

Avrupa Birliği, Tunus’taki tüm aktörlere ülkenin anayasasına saygı duyması ve şiddetten kaçınması çağrısı yaptı.

Almanya ve Fransa, gelişmeleri “darbe girişimi” diye tanımlamaktan kaçınarak, hukukun üstünlüğü, şiddetten uzak durulması yönünde beyanda bulundu.

Tunus’taki Nahda Hareketi’nin İslamcı kimliği ve iktidar ortağı olarak görevden uzaklaştırılması nedeniyle, bölgede İslami hareketlere karşı tavır alan birçok aktör, Said’in bu girişimine açıktan tepki vermekten kaçındı.

Arap Baharı sonrasındaki yönetimlere müdahaleleriyle tanınan Körfez monarşileri büyük ölçüde sessiz kalmayı tercih etti. Bahreyn “Tunus’un daha fazla istikrar ve refah için gelişime kavuşması temennisinde” bulunurken Körfez’deki komşularının dışında dış politikasıyla tanınan Katar, taraflara sükunet çağrısı yaptı.

Mısır yönetimi, henüz olaylara ilişkin resmi açıklama yapmadı. Ülkedeki hükümet yanlısı basın olayları “İhvan terör örgütüne karşı bir savaş” biçiminde tanımlamayı tercih etti.

Şimdi sırada ne var?

Tunus’ta bu adımların mimarı Kays Said, sendikalar ve ticaret örgütleriyle yaptığı görüşmenin ardından kararlarına arka çıkarak, “Tarihi bir sorumluluk aldım. Bu durumun darbeyle alakası olduğunu iddia eden, hukuk derslerini gözden geçirsin. Biz darbeci değiliz ama Tunus devletini de kolay lokma yapmayacağız.” dedi.

Söz konusu kararlarını anayasa çerçevesinde aldığını ve yasaları uyguladığını savunan Said, “Tek damla bile kan aksın istemiyorum. Ülkede bir kanun var ve bu kanun herkese uygulanır.” ifadesini kullandı.

Said’in görevden aldığı Başbakan Hişam el-Meşişi, Cumhurbaşkanı’nın atayacağı yeni bir başbakana görevi teslim edeceğini belirterek, Tunus’un durumunu karmaşıklaştıran ve zora sokan engelleyici bir rol üstlenmeyeceğini kaydetti.

Ülkede şu ana kadar siyasilere veya muhaliflere yönelik herhangi bir tutuklama dalgası yürütülmedi ve olaylarda can kaybı yaşanmadı.

Kararlarını 30 günlük bir çerçevede aldığını duyuran Said’in bu süre içinde yol haritası sunması bekleniyor. Meclis’teki birinci parti konumundaki Nahda Hareketi, Said’in bu adımına darbe girişimi şeklinde karşı çıktı. Ancak, Said’in sunacağı yol haritasıyla Nahda’yı sürece dahil etmesi ve ikna etmesi zor görünüyor.

Nahda Hareketi ve Cumhurbaşkanı’nın bu girişimine karşı çıkan cephenin alacağı tutum, Said’in bu cepheyi ikna etmek için ne kadar taviz vereceği de ülkenin yakın geleceğinin şekillenmesinde belirleyici olacak.

Ülkedeki tüm bu siyasi belirsizlik devam ederken, Tunus Kovid-19 salgınında “sağlık sisteminin çökme noktasına geldiği” çok zor bir dönemden geçiyor. Temel döviz girdisi turizm gelirlerinden mahrum Tunus’ta, ekonomi de 2021 yılının ilk çeyreğinde yüzde 3 daraldı. Resmi işsizliğin yüzde 17,3’te seyrettiği ülkede gayriresmi işsizliğinse çok daha yüksek olduğu belirtiliyor.

Resmi rakamlara göre 2020’de 30 milyar dolar olarak kaydedilen kamu borcunun 2021’de 35 milyar dolara yükselmesi bekleniyor. Ülkedeki siyasi istikrarsızlığın tüm bu ekonomik tabloyu daha da kötüleştirmesinden endişe ediliyor.