BAE ve Bahreyn’in barıştığı Netanyahu döneminde 3 bin 500’e yakın Filistinli katledildi

KUDÜS (AA) – Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ve Bahreyn’in ilişkileri normalleştirme anlaşması imzaladığı Binyamin Netanyahu’nun başbakanlığı döneminde aralarında çok sayıda kadın ve çocuğun da olduğu 3 bin 500’e yakın Filistinli, İsrail güçlerinin saldırılarında şehit edildi, binlercesi yaralandı.

İsrail’in Filistin’e karşı uyguladığı baskı ve ihlallerin baş mimarlarından biri olarak gösterilen ve aşırı sağ görüşleriyle öne çıkan Netanyahu, İsrail ordusu tarafından abluka altındaki Gazze Şeridi’ne düzenlenen 2 kanlı saldırı sırasında başbakanlık görevini yürüttü.

Filistinliler açısından kabusa dönen ve hâlâ devam eden Netanyahu yönetimi oldukça kanlı geçti.

İsrailli insan hakları kuruluşu B’Tselem’in verilerine göre, Netanyahu’nun aralıksız olarak başbakanlık görevini yürüttüğü 2009’dan bu yana işgal altındaki Batı Şeria ile abluka altındaki Gazze’de 3 bin 500’e yakın Filistinli İsrail güçlerinin saldırılarında şehit oldu.

İsrail saldırılarında yaşamını yitiren Filistinlilerden 799’u çocuk, 342’si de kadın.

İki kez Gazze’ye büyük çaplı saldırı emri verdi

Netanyahu dönemindeki İsrail saldırılarında en ağır bedeli Gazze Şeridi ödedi.

Yedi kez başbakanlık koltuğuna oturan Netanyahu, Gazze Şeridi’ne yönelik 2012’deki “Bulut Sütunu Operasyonu” ve 2014’teki “Koruyucu Hat Operasyonu” isimli saldırıların emrini veren kişi oldu.

Can kaybının yanı sıra Gazze’de büyük yıkımlara yol açan bu iki saldırı, son yıllarda İsrail’in Filistinlilere yönelik katliamlarında ön sıralarda yer alıyor.

B’Tselem’in verilerine göre, İsrail’in 2012’de Gazze’ye düzenlediği saldırılarda 167 Filistinli yaşamını yitirdi.

2014 en kanlı yıllardan biri oldu

Netanyahu’nun başbakanlığında İsrail’in 8 Temmuz’da Gazze’ye başlattığı saldırılar nedeniyle 2014, Filistin tarihindeki en kanlı yıllardan biri oldu

Birleşmiş Milletler (BM) raporuna göre, İsrail ordusu 50 gün boyunca 6 bin hava saldırısının yanı sıra 50 bine yakın tank ve top atışıyla Gazze’yi vurdu.

İsrail’in saldırılarında 551’i çocuk, 299’u kadın olmak üzere 2 bin 251 Filistinli şehit oldu, 11 binden fazla kişi de yaralandı, 1500’den fazla çocuk da yetim kaldı.

Filistin makamları, özellikle hava saldırıları nedeniyle harabeye dönen şehirde 28 bin 366 evin zarar gördüğünü, bunlardan 3 bin 329’unun tamamen, 23 bin 445’inin kısmen yıkıldığını kaydetti.

Saldırılar nedeniyle altyapısı ağır hasar alan Gazze’de 65 bin Filistinli evsiz kaldı.

Dünyanın gözü önünde katliam

Gazze’ye düzenlenen en kanlı saldırılar arasında gösterilen 2012 ve 2014 saldırılarının emrini veren Netanyahu başbakanlığında İsrail güçleri 2018’de bölgede yeni bir katliama imza attı.

Gazze sınırında 30 Mart 2018’de başlayan ve aylarca süren “Büyük Dönüş Yürüyüşü” adı altında barışçıl gösterilerde, İsrail askerleri, Filistinlilere karşı gerçek mermi de dahil olmak üzere aşırı güç kullanımından geri durmadı.

Netanyahu yönetimi, Gazze Şeridi’ne 2006’dan bu yana kara, hava ve denizden uygulanan ablukanın kaldırılması ile topraklarından zorla sürülen Filistinli mültecilere geri dönüş hakkı verilmesi talebiyle sınırda düzenlenen barışçıl gösterilere dahi tahammül edemedi.

Yerel televizyonların canlı yayınlarla takip ettiği gösterilerde İsrail askerleri dünyanın gözü önünde Filistinlileri katletti.

Gazze’deki insan hakları örgütlerinden El Mezan’ın verilerine göre, gösterilerde 215 Filistinli İsrail askerleri tarafından şehit edilirken, binlerce Filistinli de yaralandı.

İsrail’in Gazze sınırındaki saldırılarında hayatını kaybedenlerin arasında 47 çocuk, 2 kadın, 4 sağlık çalışanı, 2 gazeteci ve 9 engelli de yer alıyor.

Doğu Kudüs’te Filistinlilere ait evlerin yıkımı arttı

Netanyahu döneminde katliamların yanı sıra Filistinliler üzerindeki baskı da giderek arttı.

Özellikle işgal altındaki Doğu Kudüs’te İsrail yönetimi Filistinlilerin ev yapması için imar izni vermezken, bazı evleri de izinsiz inşa edildiği iddiasıyla yıkmaya devam ediyor.

B’Tselem’in raporuna göre, İsrail bu yıl Doğu Kudüs’te Filistinlilere ait 30 evi “ruhsatsız” olduğu gerekçesiyle yıkarken, 59 ailede İsrail’in yıkım kararı nedeniyle yuvalarını kendi elleriyle yerle bir etmek zorunda kaldı. Bu yıkımlar nedeniyle 141’i çocuk olmak üzere 278 çocuk evsiz kaldı.

Filistinlilerin evlerini yıktıkları yetmezmiş gibi İsrail yönetimi yıkım masraflarını da söz konusu evlerin sahiplerinden alıyor.

Bu nedenle çoğu Filistinli aile, yıkım masrafı ödememek için yuvalarını kendileri yıkmak zorunda kalıyor.

Rapora göre, 2010’da Doğu Kudüs’te Filistinlilere ait 23 ev yıkılmıştı. Bu da son yıllarda Doğu Kudüs’teki yıkımlarda yaşanan artışı gözler önüne seriyor.

Share on facebook
Facebook
Share on twitter
Twitter

Daha Fazla Haber

ANKARA (AA) – Kuveyt Dışişleri Bakanı Ahmed Nasır Muhammed es-Sabah’ın, Suudi Arabistan ile Katar arasındaki kara, deniz ve hava sınırlarının açılması için anlaşmaya varıldığını söylemesi, Körfez’de yıllardır devam eden düğümün çözüldüğüne ilişkin ilk işareti temsil etti.

Ardından, Katar Emiri Şeyh Temim bin Hamed Al Sani’nin bugün Suudi Arabistan’ın ev sahipliğinde gerçekleştirilecek 41. Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) Zirvesi’ne şahsen katılacağı bildirildi.

Krizin tarafı BAE’den olumlu mesaj

Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) Dışişlerinden Sorumlu Devlet Bakanı Enver Gargaş, Suudi Arabistan ve Katar arasındaki anlaşmaya ilişkin Twitter üzerinden yaptığı paylaşımında, “Körfez birliğini yeniden sağlayacağımız tarihi bir zirvenin arifesindeyiz. Önceliğimiz, halkımız ile devletimizin güvenliği, istikrarı ve kalkınmasıdır.” ifadelerini kullandı.

Gargaş, doğru yolda olduklarını ancak daha çok çalışmaları gerektiğini kaydetti.

Suudi Arabistan’ın Al Ula kentinde düzenlenecek toplantıya BAE de üst düzey bir isimle katılım gösterecek. BAE medyasına göre Devlet Başkanı Yardımcısı, Başbakan ve Dubai Emiri Şeyh Muhammed bin Raşid Al Maktum’un toplantıda yer alacağı aktarıldı.

Anlaşma bugün KİK zirvesinde imzalanıyor

Haber sitesi Axios’un ABD’li kaynaklara dayandırdığı haberine göre, Katar ve Suudi Arabistan arasında 3,5 yıldır süren krizin ardından varılan anlaşma için imzalar bugün atılacak.

Bazı Körfez ülkeleri ile Katar arasında süren krizin çözülmesi için “büyük bir adım” olarak nitelendirilen anlaşmaya ABD’nin ara buluculuk ettiği belirtiliyor.

Axios’a konuşan kaynaklar, hem Katar hem Suudi Arabistan’ın bu anlaşmayı Donald Trump yönetimine yönelik bir “jest” olarak gördüğünü ve bu ülkelerin yeni ABD Başkanı Joe Biden yönetimi için temiz bir sayfa açmaya hazırlandığını belirtti.

Anlaşmada, Suudi Arabistan, BAE ve Bahreyn’in Katar’a 2017’den bu yana uyguladığı hava, kara ve deniz ambargosunu kaldırması bekleniyor.

Buna karşılık ise Katar, 3 Körfez komşusuna açtığı davaları geri çekecek ve taraflar birbirine yönelik medyada yürüttükleri karalama kampanyalarına son verecek.

Katar ve Suudi Arabistan arasında varılan bu anlaşmada Trump’ın Başdanışmanı ve damadı Jared Kushner’in payının büyük olduğu ifade ediliyor.

Körfez krizi nasıl başladı?

Körfez ülkeleri arasında benzeri görülmemiş krize yol açan gelişmeler, 23 Mayıs 2017 gecesi geç saatlerde Katar resmi ajansı QNA’da Katar Emiri Şeyh Temim Al Sani’ye atfen ABD karşıtı ve İran’a destek açıklamalarının yayınlanmasının ardından başladı.

Doha, bunun siber saldırı sonucu ajansın sistemine sızan bilgisayar korsanlarının işi olduğunu ve Emir Şeyh Temim’in böyle bir açıklama yapmadığını duyurdu. Ancak BAE, Suudi Arabistan ve Mısır medyası konuyla ilgili Katar’ı eleştiren çizgide yayınlarını yoğunlaştırarak devam ettirdi.

Takvimler 5 Haziran’ı gösterdiğinde Suudi Arabistan, BAE, Mısır, Bahreyn, sabah saatlerinde Doha ile diplomatik ilişkilerini sonlandırdığını, hava sahalarını Katar’a kapattıklarını açıkladı. Katar’ın dış dünyaya açılan tek kara kapısının da Riyad tarafından kapatılmasıyla Körfez’in tarihteki en büyük diplomatik krizi başladı.

Katar’ı “terör gruplarını desteklediği” suçlamasıyla diplomatik ablukaya alan Suudi Arabistan, Bahreyn ve BAE, 14 gün içinde vatandaşlarının Katar’ı terk etmelerini, Katarlıların da aynı şekilde ülkelerinden ayrılmalarını talep etti.

Katar’ın Arap Baharı sonrasında elde ettiği yumuşak güçten rahatsız olan ya da abluka uygulayan ülkelerin “çek defteri diplomasisi”nden faydalanan bazı ülkeler de aynı şekilde Katar’a yönelik abluka kararına destek verip diplomatik ilişkilerini kestiler.

Trump’tan ablukaya destek

Bu arada dönemin ABD Başkanı Donald Trump da abluka uygulayan ülkelerin söz konusu girişiminden haberdar olduğunu ve abluka kararını desteklediğini, adeti olduğu üzere sosyal medya paylaşımlarıyla dünyaya duyurdu.

ABD Savunma Bakanlığı (Pentagon) ise ABD ordusunun Katar’ın ev sahipliğindeki Orta Doğu’daki en büyük merkez komutanlığı El-Udeyd Hava Üssü’nden yürüttüğü Afganistan, Irak ve Suriye’deki operasyonlarında herhangi bir değişikliğin söz konusu olmadığını açıkladı. Dönemin ABD Dışişleri Bakanı Rex Tillerson da abluka uygulayan ülkelere, itidal ve Katar ile uzlaşma çağrısı yaptı.

Ankara’nın krize yönelik tutumu

Katar’a uygulanan ambargo Doha’yı “stratejik ortak” kabul eden Ankara’yı da harekete geçirdi. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, ramazan ayında kardeş Müslüman bir ülkeye abluka kararını “doğru bulmadıklarını” ifade ederken, birçok liderle telefon diplomasisi yürüttü.

Öte yandan, günlük gıda tüketiminin yüzde 75’inden fazlasını kara yolu ile Suudi Arabistan’dan temin eden Katar’ın yardımına Türkiye ve İran’dan kalkan kargo uçakları yetişti. Krizin başlaması ile marketlere akın eden Katarlılar, raflarda Türk ürünlerini buldu.

Lojistik desteğin yanı sıra Katar’da bulunan askeri üsteki varlığını artırma kararını hızlandıran Türkiye, ambargodan birkaç gün sonra Katar’daki asker sayısını 600’e kadar çıkaran kararı Mecliste kabul etti.

Abluka uygulayan ülkelerin talepleri

Körfez krizine taraf dört ülkenin Doha’ya ilettiği 13 maddelik talep listesi arasında, “Katar merkezli Al Jazeera kanalının kapatılması, Katar’ın abluka uygulayan ülkelere tazminat ödemesi, Doha’nın Türk askeri üssünü kapatması” gibi maddeler yer aldı.

Doha, abluka uygulayan ülkelerin taleplerini reddettiklerini açıklayarak, söz konusu taleplerin egemenliklerini ihlal anlamına geldiğini savundu.

Abluka ile haksızlığa uğradıklarını düşünen Katarlılar arasında da Emir Şeyh Temim bin Hamed Al Sani’ye destek görünür biçimde arttı.

Kuveyt ara buluculuk çabalarını sürdürdü

Kuveyt gerek hayatını kaybeden eski Kuveyt Emiri Sabah el-Ahmed el-Cabir es-Sabah gerekse eylül ayında tahta çıkan Emir Şeyh Nevvaf el-Ahmed el-Cabir es-Sabah yönetimi süresince ara buluculuk çabalarını kesmedi.

Aynı şekilde, ABD Başkanı Donald Trump’ın damadı Jared Kushner’ın da son dönemde bölgeye gerçekleştirdiği ziyaretlerde krizin çözümü için girişimlerde bulunduğu ve bunun sonucunda önemli aşamanın kaydedildiği uluslararası basına yansıdı.

Uzmanlar, Trump yönetimiyle çok yakın ilişkiler geliştiren ve bölgede bir nevi “açık çekle” adım atan Suudi Arabistan yönetiminin, ABD’de yakın zamanda Oval Ofis’e taşınacak Biden döneminde manevra alanının kısıtlanacağı endişesiyle bölgesel ortaklıklarını geliştirme çabasına girdiği görüşünü paylaşıyor.

İSTANBUL (AA) – Suç duyurusuna ilişkin Çağlayan Adliyesi önünde düzenlenen basın açıklamasına, Öztürk’ün eşi Emine Öztürk ve avukatları katıldı.

Avukat Mete Gençer, gazetecilere yaptığı açıklamada, 3 senedir BAE’de tutuklu Türk vatandaşı Mehmet Ali Öztürk’e ilişkin olayın sorumluları olan BAE’nin ilgili yetkilileri hakkında Adalet Bakanlığı’na gönderilmek üzere İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’na suç duyurusunda bulunduklarını söyledi.

Mehmet Ali Öztürk’ün bakliyat üzerine çalışan bir iş insanı olduğunu ve Mersin’de ticaret yaptığını, aynı zamanda da bir sivil toplum kuruluşu görevlisi olduğunu aktaran Gençer, Öztürk’ün kurucusu ve başkanı olduğu Türkmen-Der vasıtasıyla Afrika, Irak ve Suriye’de pek çok mazluma yardım ettiğini dile getirdi.

Eşi Emine Öztürk’le birlikte ticari amaçla gittiği Dubai’de Gulfood Gıda Fuarı’nın üçüncü günü başına siyah torba geçirilip elleri kelepçelenerek haksız bir şekilde gözaltına alındığını anlatan Gençer, şunları kaydetti:

“Çölde bir yere götürülüyor ve 1 sene boyunca kendisinden hiçbir şekilde haber alınamıyor. Eşi, ertesi gün bırakılıyor ancak kendisinden aylarca haber alınamıyor. Bu süreçte birçok işkenceye maruz kalıyor. Kendisine Türkiye ve Cumhurbaşkanımız aleyhine bazı beyanlar vermesi konusunda baskı yapılıyor. Kendisi bu konuda istenenleri söylemiyor ve ‘Bunun muhatabı ben değilim, bana böyle sorular sormayın.’ diyor. Ayrıca Türkiye-Katar ilişkileri, Türkiye’nin Suriye’deki rolü gibi soruları sorarak kendisinden işkence altında zorla beyan almaya çalışıyorlar. Kendisi 50 gün boyunca soğuk odada dövülerek, sürekli kameralar karşısında bu ifadeleri vermeye zorlanıyor ve işkencelere rağmen hiçbir şekilde bu ifadeleri vermiyor.”

Gençer, “Sonra ‘Sen Suriye’deki Türkmenlere değil de teröre yardım ediyorsun.’ şeklinde ithamlarla Türkçe bilmeyen bir tercüman gönderilerek kurmaca bir yargılama yapıldı. Büyükelçilik, Viyana Sözleşmesi gereği duruşmalara taraftır ve girebilir. Abu Dabi büyükelçimiz duruşmalara alınmadı. Orada anlaştığımız meslektaşımıza da kendisiyle görüşme fırsatı verilmeyerek, Öztürk bir yargılama sonucu müebbet hapse mahkum edildi.” diye konuştu.

Avukat Mete Gençer, Mehmet Ali Öztürk’ün bu süreçte Fırat Üniversitesi’nden burslu olarak gittiği Amerika’da yazılım mühendisliği okuyan oğlu konusunda da tehdit ve işkence gördüğünü dile getirerek, “Orada da Amerika’nın ilgili emniyet kuruluşları FBI ve diğer kuruşular oğlunu 1 hafta boyunca sorguluyorlar, görüntülerini alıyorlar ve bunu BAE’ye gönderiyorlar. Kendisini oğluyla da tehdit ediyorlar. ‘Oğlun elimizde, bırakmayacağız, dediklerimizi söyle.’ diyorlar. Daha sonra oğlu eğitimini yarıda bırakıp Türkiye’ye gelmek zorunda kaldı. Bu konunun ilgilerine ilişkin suç duyurusunda bulunduk.” ifadelerini kullandı.

“Adil yargılama ihlaliyle ilgili suç duyurusunda bulunduk”

Avukat Gülden Sönmez ise sadece BAE’nin değil ABD’nin de Öztürk ailesinin üyelerine yönelik suçlamaların söz konusu olduğunu söyledi.

Abdullah Öztürk’ün ABD’de FBI tarafından sorgulandığı görüntülerin babası Mehmet Ali Öztürk’e gösterildiğini ve oğlunun ölümüyle tehdit edildiğini anlatan Sönmez, başvuruya ilişkin şu bilgileri verdi:

“Mehmet Ali Öztürk’e yapılan işkenceler, Öztürk ailesinin tüm üyelerinin hukuksuz ve keyfi bir şekilde tutulmaları, yine Öztürk’ün daha sonraki süreçte cezaevindeki kötü koşullar, darp ve diğer muameleler, avukat tutma ve tercüman imkanına kavuşamaması, savunma hakkını kullanamaması gibi yargılama sürecine dair adil yargılama ihlaliyle ilgili suç duyurusunda bulunduk. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığına yaptığımız başvuru, hukuk mücadelemizde sadece bir adım. Kimler hakkında suç duyurusunda bulunduk? Birincisi, BAE’e aslında bu tür suçların baş sorumlusu olan Halid bin Muhammed bin Zayed Al Nahyan hakkında bir suçlama gerçekleştirdik. İkincisi, yine bin Zayed emirlik ailesinden Tahnoun bin Zayed Al Nahyan hakkında ki bu kişi aynı zamanda BAE’nin güvenlik kurulu üyesi olan ve istihbaratın da kendisine bağlı olduğu üst düzey bir yönetici. Yine BAE’nin istihbaratının başında olan Halid bin Muhammed hakkında başvuruda bulunduk. Bunları üst sorumlular olarak suçladık ve haklarında tutuklama talep ettik. Yine Mehmet Ali ve Emine Öztürk’e yönelik süreçte rolleri olan, tespit edilebilecek bütün şahıslar da bu başvuruda suçladığımız kişiler arasında.”

Avukat Gülden Sönmez, “İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığından iddianameyi hazırlayarak derhal yargılamanın başlatılmasını ve sorumlular hakkında İnterpol kararıyla yakalama kararı verilmesini istiyoruz. Bu şahıslar her nereye giderlerse gitsinler tutuklanarak Türkiye’ye teslim edilmelerini istiyoruz. Onlar hakkında işkence suçundan yargılamanın başlamasını talep ediyoruz. Mehmet Ali Öztürk’ün özgürlüğüne kavuşması için siyasi, hukuki; ulusal ve uluslararası bütün kurumları 1025 gündür devam eden bu zulmün son bulması için çaba sarf etmeye davet ediyoruz.” çağrısında bulundu.

“Çöl ortasında bir odanın içinde eşimi son kez gördüm”

Öztürk’ün eşi Emine Öztürk de gözaltına alınma anında yaşadıklarını şöyle anlattı:

“Fuarın üçüncü günü sabah kahvaltı yaparken 5-6 kişi etrafımızı birdenbire sardılar. Eşimin telefonunu aldılar. ‘Kimsiniz?’ dedim. ‘Soru sorma.’ dediler. Hemen bizi alıp odamıza çıkarttılar. Bir grup odamıza girmiş bekliyordu. ‘Eşyalarınızı toplayın, gidiyoruz.’ dediler. Aşağı lobiye indirdiler, orada bir grup daha bizi bekliyordu. Onlar da etrafımızı sardı. Türk arkadaşlardan birini görünce bağırdım, ‘Konsolosluğa haber verin.’ dedim. Dışarı çıkartıp elimize kelepçe taktılar. Gözlerimizi kapattılar. Zırhlı araçlara bindirip götürdüler. 1 saat gittik. ‘Gözümü açın’ diye arabada ağladım. Bir ara gözlerimi açtılar, çölün ortasında gidiyorduk. ‘Bunlar mafya, bizi öldürmeye götürüyorlar.’ diye düşündüm. Sonra tekrar gözlerimi kapattılar. Gittik, arabadan indirdiler. Gözlerimi açtığımda bir odanın içinde karakol gibi bir şey yazmıyordu. Pasaportlarımızın resmini çektiler. Orada eşimi son kez gördüm. Orada 1,5 gün kaldım. Gözlerim kapalı ve ellerim kelepçeli şekilde sabah beni havaalanına götürdüler.

O gün Türkiye’ye döndüğünü aktaran Öztürk, olayın ardında 3 ay sonra eşinin kısa bir telefon görüşmesinde sesini duyduğunu ama kendisini hiç görmediğini dile getirdi.

Mahkemenin 1 yıl sürdüğünü, eşine savunma hakkının verilmediğini, avukatların duruşmalara alınmadığını ve büyükelçilikle görüştürülmediğini kaydeden Öztürk, “Eşimin nerde olduğunu bilmedik. Ne elçiliğimiz ne hiç kimse bilgi alamadı. Mahkemeden bir yıl sonra Abu Dabi’de bir cezaevine nakledildiğini öğrendik.” diye konuştu.

Öztürk, zor bir süreç geçirdiklerini ifade ederek, şöyle devam etti:

“Şok geçirdim, uzun bir süre atlatamadım. Hala da korkuyorum. Evimde tek kalamıyorum. Küçük bir kızım var, onun psikolojisi çok kötü oldu. Her gün babasını sayıklıyor. Babasını yurt dışında çalışıyor olarak biliyor. Oğlumun da Türk arkadaşlarıyla Amerika’da kaldığı evi polisler basmışlar. Telefonlarını, bilgisayarlarını almışlar. Oğlumu götürmüşler. ‘Üye olduğunuz herhangi bir dernek var mı, Müslüman gruplarla görüşüyor musunuz?’ gibi sorular sormuşlar. 5-6 saat sorguda tutmuşlar. Tekrar evine göndermişler. Oğlumu Türkiye’ye getirmeye çalıştık, orada tuttular. Bir süre sonra izin verdiler. Sonra gelebildi. Eşimi oğlumuzla tehdit ettiler. Eğitimini yarıda bırakmak zorunda kaldı. Babasıyla ilgili de sorular sormuşlar. Hepsini reddetmiş.”

Zeynep Rakipoğlu, Başak Akbulut Yazar