Ege'nin incisi İzmir'in 'rüzgarı güçlü'' esiyor

ANKARA(AA) – AA muhabirinin Türkiye Rüzgar Enerjisi Birliğinin (TÜREB) hazırladığı 2019 yılına ilişkin “Rüzgar Enerjisi İstatistikleri Raporundan” derlediği bilgilere göre, rüzgar enerjisi santrali (RES) kurulu gücü geçen yıl sonu 1549 megavat sınırına ulaşan İzmir’in, 2 yıl sonra da 2 bin megavat kurulu güce ulaşacağı öngörülüyor.

İzmir’in üretim sektörünün yanında bakım, onarım, servis hizmetlerinde 1-3 saatlik mesafede bulunan ve Türkiye’deki rüzgar enerjisi kurulu gücünün yüzde 65’ine hizmet verebilecek bir konuma sahip olduğu belirtiliyor.

Rapora göre, 10,2 milyar dolar ihracat, 7,5 milyar dolar ithalat hacmine sahip İzmir, Türkiye’deki endüstriyel üretimin yüzde 9,3’ünü ve 2,5 milyonluk iş gücünü elinde bulunduruyor.

İzmir, yaklaşık 1,5 milyar nüfusa sahip tüketici pazarının kalbinde ve Avrupa, Orta Asya ve Ortadoğu’nun kesiştiği yerde olması ve limanlarının sağladığı stratejik lokasyonu sayesinde doğal bir dağıtım merkezi konumunda bulunuyor. Bu sayede, firmalar ürünlerini, şehirdeki limanlar üzerinden kolayca Avrupa, Kuzey Afrika, Rusya ve Orta Doğu ülkelerine iletebilme imkanı buluyor.

Türkiye’deki ilk rüzgar enerjisi santraline (RES) ev sahipliği yapan İzmir’in, 2023 yılına kadar 15 milyar avro değerinde rüzgar türbini üretme kapasitesine sahip olacağı tahmin ediliyor.

“Rüzgar enerjisinde ekipman üretimine yoğunlaşıyoruz”

İzmir Kalkınma Ajansı (İZKA) Genel Sekreteri Mehmet Yavuz, AA muhabirine yaptığı değerlendirmede, ”TÜREB’in hazırladığı 2019 yılına ilişkin Rüzgar Enerjisi İstatistikleri Raporu’nda, kurulu güç açısından İzmir’in ön plana çıktığını” vurguladı.

Yavuz, İzmir ve çevresindeki Balıkesir, Çanakkale ve Manisa illeri dikkate alındığında Türkiye’nin rüzgar enerjisi kurulu güç kapasitesinin yüzde 50’sinin bu bölgede yer aldığını belirterek, “İzmir ve çevresi bu anlamda ülkemize öncülük ediyor. Rüzgar enerjisi sektöründeki enerji üretimi boyutu itibarıyla yaşanan bu olumlu gelişmelerin ülkemiz ekonomisine ve çevreye katkıları oldukça kıymetli.” dedi.

Bununla beraber rüzgar sektörünün imalat sanayi ve hizmetler sektöründe yarattığı yeni iş fırsatlarının da bir o kadar önemli olduğuna işaret eden Yavuz, şunları söyledi:

“Bu sebeple rüzgar türbini yapımında kullanılan bileşenleri oluşturan yüzlerce aksam ve parçanın imalatına yönelik yatırımları ülke ve bölge ekonomilerimiz için önemli bir fırsat olarak değerlendiriyoruz. Sanayi ve Teknoloji Bakanlığımız koordinasyonunda, belirttiğim illerde faaliyet gösteren ajansımız ve Güney Marmara Kalkınma Ajansı (GMKA) iş birliğinde çalışmalarımızı rüzgar enerjisi ekipman üretimine yoğunlaştırarak, İzmir ve çevre illerin bu konuda da ülkemize örnek olması için gerekli adımları atıyoruz. İZKA, rüzgar türbinini oluşturan kule, kanat, rotor, jeneratör, nasel ve elektromekanik sistemler gibi katma değeri yüksek ürünlerin üretilebilmesi için geniş bir tedarik zincirinin oluşturulması ve sektörün kümelenerek iş birliği içerisinde çalışabilme kapasitesinin artırılması konusunda gayret gösteriyor. Yatırım Teşvik Sistemi kapsamında rüzgar türbini bileşenlerinin imalatına yönelik ek düzenlemeler yapılabilmesi için gerekli bilgi akışını Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı’na sağlıyoruz.”

Share on facebook
Facebook
Share on twitter
Twitter

Daha Fazla Haber

İZMİR(AA) – İzmir Yüksek Teknoloji Enstitüsü (İYTE) Biyomühendislik Bölümü Dr. Öğretim Görevlisi Serkan Dikici, yüksek lisansını İzmir Katip Çelebi Üniversitesi, Biyomedikal Mühendisliği Bölümünde tamamladıktan sonra, 2016’da İngiltere’deki Sheffield Üniversitesi Malzeme Bilimi ve Mühendisliği, Biyomalzemeler ve Doku Mühendisliği Bölümü doktora programına katıldı.

Doktora projesi olarak vücut koşullarına daha yakın bir ortamda deney hayvanlarının kullanımını azaltmayı hedefleyen ve kronik yara iyileşmesi için biyomalzemeler geliştirilmesi alanında çalışmalar gerçekleştiren Dikici, “hücresizleştirilmiş ıspanak yapraklarının doku mühendisliği uygulamalarında kullanımı” başlıklı projesiyle İngiltere’de düzenlenen “Doktora Araştırmacı Ödülü”nü almaya hak kazandı.

Bu çalışma ile hücresizleştirilmiş ıspanak yapraklarının insan vücudu tarafından tamamen kabul edilebilir yapıda olduğu ve yaraların iyileşmesini de içeren birçok klinik çalışmada kullanılabileceği kanıtlandı.

“Bitki yapraklarının klinikte kullanımı yaygınlaşacak”

Serkan Dikici, AA muhabirine, doku mühendisleri olarak hasarlı dokuların ve organların tedavisine yönelik çalışmalar yaptıklarını söyledi.

Sheffield Üniversitesinde ıspanak yapraklarını kullanarak 3 boyutlu damar yapısını taklit eden biyomalzemeler geliştirmek üzere başladığı çalışmalarını İYTE bünyesinde bu yapının kliniğe yönelik uygulamalarını araştırmak üzerine devam ettirdiğini belirten Dikici, şunları kaydetti:

“Doktoram esnasında ıspanak yapraklarının hücresizleştirilmesi konusunda çalışmıştım. Tabii ki o zamanlar yeni bir malzeme olduğu için ilk olarak önce vücuda ne kadar uygun olduğunu test ettik. Şu an hücresizleştirilmiş ıspanak yapraklarının insan vücudu tarafından tamamen kabul edilebilir yapıda olduğunu biliyoruz. Bu sayede üç boyutlu yapıları kullanarak yapay damar çalışmaları yürütebiliriz ya da kendi kendine iyileşme göstermeyen kronik yaraların tedavisinde yara iyileşmesine yardımcı olan yara örtüleri geliştirebiliriz. Bunların yanı sıra diğer çok çeşitli doku mühendisliği uygulamalarında da kullanabiliriz. Bitki dokularının kullanılması hayvan dokusuna kıyasla birçok avantaja sahip. Bizler bitki dokularını kullanarak hem daha uygun maliyetli hem daha bulunabilir hem de etik kaygıları içermeyen ve hayvandan insana hastalık geçişi riski taşımayan çok çeşitli biyomalzemeler geliştirmeyi hedefliyoruz. ”

Projesiyle İngiltere’de 2021 yılı mühendislik bilimleri kategorisinde birinciliğe layık görülmekten duyduğu memnuniyeti dile getiren Dikici, şöyle devam etti:

“Gelecekte ıspanak veya diğer bitki yapraklarının klinikte kullanımı yaygınlaşacaktır. Benim çalışmalarım da kronik diyabetik ülserlerin tedavisinde ıspanak yapraklarını kullanarak yaraların iyileştirilmesini hızlandıran ve bu yara tedavilerinin mümkün kılınması üzerine kurulu. Bu proje kapsamında ıspanak yapraklarının yanı sıra iki farklı yaprağın daha hücresizleştirilme potansiyelini araştırdık ve hücresizleştirme işleminin doğrulanması aşamalarını geçtik. Şu anda insan hücreleriyle yapacağımız deney aşamalarına geldik ve bütün bu deneylerin ardından bir de hayvan denememiz olacak. Bu sayede kliniğe giden yolda ön testleri adım adım tamamlamış olacağız.”

Serkan Dikici, 2022’nin aralık ayında tamamlanması planlanan projenin, tıp ve bilim dünyasına önemli katkı sunacağına inandığını sözlerine ekledi.

İZMİR(AA) – İzmir’in Bayraklı ilçesindeki höyükte 1948 yılında başlayan ve aralıklarla devam eden arkeolojik kazılarda önemli buluntular gün yüzüne çıkarıldı.

Buradaki kazılar, 2014 yılından itibaren Ege Üniversitesi (EÜ) Edebiyat Fakültesi Eski Çağ Dilleri ve Kültürleri Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Cumhur Tanrıver başkanlığındaki 70 kişilik ekip tarafından yürütülüyor.

Kazı Başkanı Tanrıver, AA muhabirine, İzmir’de ilk şehir yapılanmasının 3 bin yıl önce “Smyrna” adıyla bugün Bayraklı sınırları içinde kalan alanda görüldüğünü hatırlattı.

Kazılarda ele geçen buluntuların Smyrna’nın millattan önce 7. yüzyıldan başlamak üzere 300 yüzyıl boyunca bölgedeki ticari ve siyasi faaliyetin toplandığı bir merkez olduğunu ortaya koyduğunu vurgulayan Tanrıver, bu nedenle de bölgenin birçok saldırı ve yıkıma sahne olduğunu belirtti.

Son yıllardaki çalışmalarda kentin savunma sistemini öğrenmeye çalıştıklarını aktaran Tanrıver, şunları kaydetti:

“Stratejik açıdan önemli bir konumda bulunan eski Smyrna, kuşkusuz bölgeyi elinde tutmak isteyen farklı güçlerin başlıca hedefiydi. Bu sonuca varılmasındaki en önemli etken kentin millattan önce 9. yüzyıldan itibaren güçlü bir sur duvarı ile çevrelenmiş olmasıdır. Kentin girişinin hemen yanında çok büyük ve iyi korunmuş bir kule ortaya çıkardık ve 2 yıl içinde onu daha iyi araştırma olanağı bulduk. Şimdi onun çizimlerini yaptık, proje yapmaya çalışıyoruz. Kısmen restore edip 3 boyutlu hale getirirsek bu İzmir’in ve Smyrna’nın tanınması için önemli bir öğe olacak.”

Prof. Dr. Cumhur Tanrıver, höyükteki kent surunun, yalnızca çağdaş Geç Hitit yerleşmelerinde benzerlerinin bulunduğuna dikkati çekti.

Kral Alyattes tepe yığarak kente girmiş

Sur sisteminin kimlere karşı inşa edildiği konusunda da farklı varsayımların bulunduğuna işaret eden Tanrıver, araştırmalarda, surun tarih içerisinde 3 defa yıkıldığını ve yeniden inşa edildiğini ortaya koyduklarını aktardı.

Bölge halkının milattan önce 7. yüzyılda gittikçe büyüyen Lidya Krallığı’na karşı üçüncü suru inşa ettiğini dile getiren Tanrıver, şöyle konuştu:

“Antik kaynaklardan Lidya Kralı Giges’in Smyrna’yı ele geçiremediğini biliyoruz. Ondan yaklaşık 50 yıl sonra Kral Alyattes’in tehdidi altında Smyrnalılar korkuyla çok kısa bir sürede bütün kentin etrafını, öncekilerinden çok daha kuvvetli yeni bir surla çevirmişler. Bazı yazarlara göre, korku içinde Lidyalıları beklerken atalarının kahramanlıklarını anlatan şiirleri söyleyerek surları yaptılar. Tabi bu bekleyiş hezimetle sonlanmış. Lidyalılar surlardan değil hemen arkasından bir tepe yığarak kente girmişler. Olduğu gibi kenti yıkmışlar, içeride bir direnme olmasın diye de surları da yıkmışlar. Kazılarda, kenti tahrip eden diğer felaketler gibi Kral Alyattes saldırısının izlerini de gün ışığına çıkarıyoruz. Bu saldırıların ardından kentin yönetimi 50 yıl boyunca Lidyalılarda kalmış. Sonra doğudan gelen daha büyük bir güç, İranlılar 545’te Sardes’i ve bu arada Smyrna’yı da ele geçirmiş. Burada o dönemde bir savaş olduğuna dair izleri buluyoruz. Sur da olmadığı için kolayca ele geçiriyorlar. Yani İzmir’in stratejik öneminin başına açtığı dertler hep devam etmiş.”

“İki çalışmanın sonuçları hayli önemli”

Tanrıver, kent hakkında daha çok bilgi edinmeye çalıştıklarını aktararak, yerleşimin hemen batısında erken Tunç Çağı tabakalarına ulaştıklarını kaydetti.

Söz konusu alanın deniz kenarında prestorik dönemdeki yerleşmenin merkezi olduğunu anlatan Tanrıver, “O merkez hep yüksek kalmış. Deniz kenarı olduğu için de savunma sistemleri o bölgeye gitmiyor. Orasını doğal tepe olarak bırakmışlar. O nedenle bizim açımızdan bu iki çalışmanın sonuçları hayli önemli oldu.” diye konuştu.

Tanrıver, geçen yılki kazılarda ayrıca bir kap içinde Erken Tunç Çağı’na ait gümüş takıların olduğu hazineyi ortaya çıkardıklarını sözlerine ekledi.