“Fatih Sultan Mehmed, divan sahibi sultan şairlerin ilkidir”

İSTANBUL (AA) – Fatih Sultan Mehmet Vakıf Üniversitesi (FSMVÜ) Türk Dili ve Edebiyatı Bölüm Başkanı Prof. Dr. Nihat Öztoprak, şiirlerinde "Avni" mahlasını kullanan Fatih Sultan Mehmed'in divan sahibi sultan şairlerin ilki olduğunu belirterek, "Avni, divan sahibi sultandır. Divanında çok fazla şiir yoktur ama yine de divan olarak kabul ettiğimiz bir eser sahibidir." dedi.

Fatih Sultan Mehmet Vakıf Üniversitesi'nin (FSMVÜ) ev sahipliğinde online olarak gerçekleştirilen "Fethin 567. Yıldönümüne Armağan" konferansları başladı.

Serinin "Şair Hükümdar Fatih Sultan Mehmed Han" başlıklı ilk etkinliğini FSMVÜ Güzel Sanatlar Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Mehmet Hüsrev Subaşı yönetti.

Programda konuşan FSMVÜ Türk Dili ve Edebiyatı Bölüm Başkanı Prof. Dr. Nihat Öztoprak, divan edebiyatında "Avni" mahlasıyla şiirler yazan Fatih Sultan Mehmed'in babası Sultan 2. Murad'ın da şair olduğunu hatırlatarak, "Avni, şairler ailesinin bir çocuğudur. Hem şair hem de şairleri, alimleri, sanatkarları koruyup kollayan bir saltanatın varisidir." bilgisini paylaştı.

– "Avni'nin çevresi hep şairdi"

Fatih Sultan Mehmed'in doğuştan şairlik ruhu taşıdığını vurgulayan Öztoprak, "Aldığı eğitimin yanında çevresinin etkisi ve döneminin de tesiriyle o da şiirler yazmaya başladı. Şiir yazabilmek için her şeyden önce şairlik tabiatı gereklidir. Avni'nin çevresi hep şairdi, İstanbul'da Padişahın meclisine girebilen, kendisine kasideler sunan 185 şairden söz edilir." ifadesini kullandı.

Prof. Dr. Öztoprak, 16. yüzyıl divan edebiyatı şairlerinden Latifi'nin, "Bilgi ve marifetin o dönemde ileri seviye ilgi görmesi, bilginlerin diğer meslek mensuplarının üstünde tutulması söz konusuymuş." ifadesini okuyarak, tezkirede Avni'nin edebi kişiliğiyle birlikte devlet adamlığı hakkında da açık ve net bilgiler yer aldığını söyledi.

Avni hakkında yazılan tezkirelerden örnekler okuyan Öztoprak, Meşairü’ş-şuara adlı tezkirenin yazarı olarak tanınan şair Aşık Çelebi'nin, Fatih Sultan Mehmed'den "Avni" mahlasını kullanan, mükemmel gazeller, düzgün kaside ve kıtalar yazan, İstanbul'u ilmin ve sanatın merkezi yapan her türlü övgüye layık bir sultan şair olarak bahsettiğini aktardı.

– "Divanının el yazması nüshası Millet Kütüphanesi'nde bulunuyor"

Öztoprak, Fatih Sultan Mehmed'in divanının el yazması nüshasının Millet Kütüphanesi'nde bulunduğunu belirterek, şunları kaydetti:

"Her klasik şairin temel hedefi bir divan meydana getirmektir. Bu manada sultan şairlerin divan sahibi ilki Avni'dir. Avni, divan sahibi sultandır. Divanında çok fazla şiir yoktur ama yine de divan olarak kabul ettiğimiz bir eser sahibidir. Bir tek nüshası vardır, o da Millet Kütüphanesi Ali Emiri manzum koleksiyonunda numara 305'te kayıtlıdır. Ali Emiri Efendi bunu iki defa çoğaltmıştır. Yazma nüshaya göre 71 şiiri vardır."

Avni divanını baştan sona her yönden incelediğini ifade eden Öztoprak, "Diğer şairlerin divanlarında neler varsa hepsi hatta fazlası var. Sosyal hayatla ilgili de detaylı, zengin bilgiler mevcut." dedi.

Divanda, doğan kuşu avlamak, dargınların barıştırılması şerefine gömlek yakmak, bir şey hediye edilirken veya sadaka verilirken baş üzerinde çevirmek, göze sürme çekmek, satranç, harman dövmek, düğünde saçı saçmak, evlerde duvarlara üzeri dua yazılı kılıç asmak gibi sayısız adet ve gelenekten söz edildiğini aktaran Öztoprak, "Aslında bu onun sarayda kapalı kalmadığını, halkın içerisinde, halkın sahip olduğu kültüre, inanca, adete ve bilgiye fazlasıyla sahip olduğunu gösteren bir husustur." şeklinde konuştu.

– "Şiirlerinden dolayı ismi Avni'dir"

Fatih Sultan Mehmed'in şairliğinden söz ederken dahi "Avni" mahlasının kullanılmadığını dile getiren Öztoprak, ancak kendisi ondan şair olarak söz ederken "Avni" ismini kullanmayı tercih ettiğini ifade ederek, "Fethinden dolayı onu çok seviyoruz ama şiirlerinden dolayı da onun ismi Avni'dir. Ben de konuşmamda Avni demeyi tercih etmeye gayret ettim." dedi.

Konferans, Öztoprak'ın programı düzenleyenlere teşekkür etmesi ve katılımcıların soruları cevaplamasıyla son buldu.

FSMVÜ'nin ev sahipliğinde gerçekleştirilen etkinlikler, 10 gün boyunca "Fatih Döneminde Klasik Cild Sanatımız", "Celil Hattının Fatih Dönemi", "Fetih Sonrası İstanbul'da Osmanlı Mimarisi", "Çinili Köşk/Sırça Saray Çiniler", "Fatih Dönemi Yazmalarında Tezhip Sanatı", "Fetih ve Mûsikî", "Fatih Devrine Ait Nadir Kavuklu Mezar Taşları", "Fethin Sembolü Ayasofya'nın Hatları" ve "Türkiye'de Tarihi Sinema Yapımcılığı Bağlamında Fatih'i Sinemaya Taşımak" başlıklı konferanslarla devam edecek.

Güzel Sanatlar Fakültesi hazırladığı, Fatih Sultan Mehmed'in sanatçı kişiliğini ve döneminin sanat ortamını ele alan 10 bölümlük konferans serisinin kayıtları yayın sonrasında üniversitenin YouTube hesabından da izlenebilecek.

Share on facebook
Facebook
Share on twitter
Twitter

Daha Fazla Haber

İSTANBUL (AA) – Tam adı Ömer Edip Cansever olan şair 8 Ağustos 1928’de İstanbul’da dünyaya geldi. Edebiyata çocuk yaşlarından itibaren ilgi duyan Cansever, 13 yaşında ilk şiirlerini kaleme aldı.

Şiirleri 1944’te İstanbul dergisinde yayımlanmaya başlayan usta şairin eserleri, sonraki yıllarda da birçok edebiyat dergisinde yer buldu.

Şiirlerini Ahmet Hamdi Tanpınar’a gösterme fırsatı bulan Cansever, 1946’da İstanbul Erkek Lisesi’nden mezun oldu. Yüksek Ticaret Okulu’nu yarıda bırakan Cansever, Kapalıçarşı’da babasından kalan dükkanda halı ve antika eşya ticareti yapmaya başladı.

Edip Cansever, Yücel, Fikirler, Edebiyat Dünyası ve Kaynak dergilerinde çıkan ilk gençlik şiirlerini topladığı “İkindi Üstü” kitabını 1947’de okuyucuyla buluşturdu. Usta şair, 1951’de arkadaşlarıyla “Nokta” dergisini çıkarmaya başladı.

Şairin daha sonra İkinci Yeni’ye bağlanacak şiir yaklaşımının ilk ipuçlarının ortaya çıktığı ikinci eseri “Dirlik Düzenlik” 1954’te yayınlandı.

Şiirinin temellerini atan “Yerçekimli Karanfil” adlı kitabını da 1957’de çıkaran şair, bu kitabında söz dizimini ve çağrışım düzenini bozarak, özgün bir şiir dili ortaya çıkarmayı amaçladı.

“Kendine özgü bir şiir dünyası kurdu”

“Yerçekimli Karanfil” adlı kitabında kendine özgü bir şiir dünyası kuran ve 1958’de Yeditepe Şiir Armağanı’nı alan şair, TRT’de yayımlanan Edebiyat Dünyası programında, kendisinin “anlatıcı bir şair” olduğunu söylemişti.

Cansever bu programda “Her şairi bir öteki şairden ayıran birtakım özellikler vardır. Bu özelliklerden biri ya da birkaçı ağır basar. Bu ağır basan özellikler de genel olarak kişiliği belirler. Benim anlatıcı tavrım, şiirin sınırlarını geçmeden ortaya konmuş bir anlatıcı biçimidir.” ifadelerini kullanmıştı.

Şair Cansever, 1958’de “Yerçekimli Karanfil” ile Yeditepe Şiir Armağanı’nı, 1977’de “Ben Ruhi Bey Nasılım” ile Türk Dil Kurumu Şiir Ödülü’nü, 1981 yılında ise “Yeniden” ile Sedat Simavi Edebiyat Ödülü’ne değer görüldü.

İkinci Yeni akımının özgün örneklerini veren ve 1976’dan sonra sadece şiirle uğraşan Cansever, şiirin bireycilikten ve topluma sırtını dönmekten çok daha fazla önemi olduğunu savundu.

“Şiirde tiyatrodan esinlenen diyaloglar kullandı”

Şiiri toplumla ilgi kurmak olarak tanımlayan ve şiirde sürekliliğe dikkati çeken şair, şiirde tiyatrodan esinlenen diyaloglar da kullandı. Cansever, dönemin sanat yayınlarında şiirsel canlılığı besleyen şairler arasında yer aldı.

Kapalı, anlaşılması güç ama yine de anlamdan ayrılmayan bir şiir anlayışını benimseyen, yapıtlarına tutarlı bir bütünlük kazandıran Cansever, şiirinde düzyazı olanaklarını kullanmaktan da çekinmedi.

Sürekli yazan, yayınlayan bir şair olarak ilgiyi hep üstünde tutan Cansever, yalnız şiirleriyle değil tepkileri ve yaşama biçimiyle de kendisinden söz ettirdi.

Toplam 17 şiir kitabına imza atan usta edebiyatçı, kısa şiirlerinde çoğunlukla lirik bir dili tercih ederken, uzun şiirlerinde belli varoluşsal sorunsallar üzerinde durdu.

Bodrum’da tatildeyken beyin kanaması geçiren Cansever, 28 Mayıs 1986’da tedavi için getirildiği İstanbul’da 58 yaşında vefat etti.

Eserleri ise şöyle:

İkindi Üstü (1947), Dirlik Düzenlik (1954), Yerçekimli Karanfil (1957), Umutsuzlar Parkı (1958), Petrol (1959), Nerde Antigone (1961), Tragedyalar (1964), Çağrılmayan Yakup (1966), Kirli Ağustos (1970), Sonrası Kalır (1974), Ben Ruhi Bey Nasılım (1976), Sevda ile Sevgi (1977), Şairin Seyir Defteri (1980), Yeniden (1981), Bezik Oynayan Kadınlar (1982), İlkyaz Şikayetçileri (1984), Oteller Kenti (1985), Gül Dönüyor Avucumda (Vefatından sonra, 1987), Sonrası Kalır I, Bütün Şiirleri (2005), Sonrası Kalır II, Bütün Şiirleri (2005)

İSTANBUL (AA) – UNESCO tarafından şiir okumayı, yazmayı ve yayınlamayı teşvik etmek ve dilsel çeşitliliğe bir fırsat sunmak amacıyla hayata geçirilen “21 Mart Dünya Şiir Günü”, 20 yıldır kutlanıyor.

AA muhabirine Dünya Şiir Günü kapsamında açıklamalarda bulunan şair Adem Turan, şiire başlangıç sürecini, şiirin geçmişini ve bugünkü durumunu anlattı.

Biga İmam Hatip Lisesindeyken Mavera dergisini tanıdığını ifade eden Turan, “Aynı zamanlarda Nuri Pakdil’in ‘Edebiyat’ dergisini de tanımış oldum. Cahit Zarifoğlu, Rasim Özdenören, Alaeddin Özdenören ve Erdem Bayazıt isimleriyle tanışınca bize ait şiirin onlar olduğunu anladım.” dedi.

Turan, ilk şiirini 1982 yılının Ocak ayında ‘Yeni Devir’ gazetesinde ‘Yokluğun Bize Çokça Kahır Efendim’ ismiyle yayınlandığını belirterek, o şiirini üzerinde çok emeği olduğunu söylediği lise öğretmeni Hüseyin Önder’e ithaf ettiğini dile getirdi.

“Şiiri, annenin doğum yapmasına benzetiyorum”

Şiiri diğer türlerden ayıran özelliğin imge olduğunu dile getiren Turan, şöyle devam etti:

“Şair her zaman yeni şeyler ortaya koymak zorunda. Yani hep aynı şeyleri tekrar ederse şiiri bıktırır ya da derecesini düşürür, kuracağı imgelerle yeni şeyler işaret etmesi, söylemesi gerekir. Bir de şunu söyleyeyim: Bence şiir, -biraz garip olacak ama- dişil bir hadisedir. Çünkü bir annenin doğum yapması gibidir. Şairin de şiiri doğurmasıdır yani yazılan şiir. O birikim, o süreç olmazsa yani o meyve olmazsa, daldan koparıldığında nasıl acı bir tat olursa olgun meyve tat verir, lezzet verirse, şiirin de şairin içinde, belleğinde, yüreğinde, iç dünyasında olgunlaşıp dışarı çıkması gerekir. Dolayısıyla şairler şiirlerin anneleridir, babaları diyemiyorum.”

Turan, şairlerin bulundukları ortamda toplumlarının önde gidenleri olmak zorunda olduğuna dikkati çekerek, şairlerin de herkes gibi hayatın içinde olduklarını ama herkesin göremeyeceği şeyleri görmek zorunda olduklarını ifade etti.

Her zaman bir arayış içerisinde olduğunu söyleyen şair, 60 yaşında tematik şiirler yazmaya başladığını aktardı.

Turan, son yıllarda “Borges Borges-Gün Doğarken Gün Batımı” çalışmasının ardından bir vesileyle tanıştığı 19. yüzyılda yaşamış İrlandalı şair James Clarence Mangan üzerine “Mangan Mangan-Gün Batarken Gün Doğumu” eserini kaleme aldığını anlattı.

Mangan’ın Batılı olmasına rağmen bir Doğulu gibi hissettiğinin altını çizen Turan, şöyle devam etti:

“İrlanda’nın milli şairidir, Almanca üzerinden kütüphanede Osmanlı divan şiirini tanımıştır. Hayran kalıyor Osmanlı şiirine. Divan şiiriyle ilgili, ‘Avrupa’ya dair ne kadar edebiyat birikimi varsa, bunlar paçavra, bunları atın.’ diyor. Sonra Türkçe öğrenmeye karar veriyor. Çok zor olduğunu da dile getiriyor ama yine de öğreniyor. Dikkatinizi çekerim Latince değil, Arap harfleriyle Türkçeyi öğreniyor. İlginçtir hatta bir Müslüman kadına şöyle sesleniyor; ‘Açma peçenin ey güzel kadın, solmasın o gül yanağın.’ Şu edebe bakar mısınız? Doğu tarzı şiirler yazmaya başlıyor, gazel tarzı, yani bu durum beni çok etkiledi. Bir şiirinde İstanbul boğazını anlatır ve ‘La ilahe illallah’ diye başlar. Dublin’den hiç çıkamamıştır ama sanki bir tepeye oturmuş boğazı izliyor gibi şiir kaleme almıştır. Ayrıca Karaman adında bir şiiri vardır, açıkçası hakkında Türkçe kaynaklarda çok bilgi bulunmamaktadır.”

Turan, Yitik Söz Dergisi’nde “Hafız’ın Seyir Günlüğü” adıyla yazı dizisine başladığını hatırlatarak, “Nasip olursa ileride üçleme olarak Allah ömür verirse onu da yayınlamayı düşünüyorum.” diye konuştu.

​​​​​​​