GRAFİKLİ- “Lavinia'dan aşk ve yalnızlık şiirlerine: Özdemir Asaf”

İSTANBUL (AA) – AHMET ESAD ŞANİ – "Seni bir yaşam boyu bitirmek değil de/Sana hep, hep yeniden başlamak isterim", "Sana gitme demeyeceğim/Ama gitme, Lavinia", "Yaşamak değil/Beni bu telaş öldürecek" ve "Yalnızlık paylaşılmaz/Paylaşılsa yalnızlık olmaz" gibi unutulmaz dizeleri kaleme alan şair Özdemir Asaf, vefatının 39. yılında yad ediliyor.

Gerçek ismi Halit Özdemir Arun olan zarif ve duygu dolu şair, Ankara'da Hamdiye ve Mehmet Asaf çiftinin çocukları olarak 11 Haziran 1923'te dünyaya geldi.

Türk edebiyatının önemli isimlerinden biri olan Asaf, babasının vefat ettiği 1930'da Galatasaray Lisesinin ilkokulunda başladığı eğitimine, 11 sınıfa geçtiği 1941'de ek sınav sonucu Kabataş Erkek Lisesinde devam etti. Liseden 1942'de mezun olan Asaf, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi, 3. sınıfa kadar İktisat Fakültesi ve 1 yıl da Gazetecilik Enstitüsünde eğitim gördü. Asaf, 1947'de yüksek öğrenimini yarıda bırakarak okuldan ayrıldı, 1948'de vatani görevini yapmak üzere askere gitti.

Sigorta prodüktörlüğü yapan, Zaman ve Tanin gazetelerinde çevirmen olarak çalışan Asaf'ın ilk şiiri, 1939'da Servet-i Fünun-Uyanış dergisinde çıktı. Büyük Doğu, Varlık, Yenilik, Amaç, Kaynak, Edebiyat Dünyası, Şadırvan dergilerinde, 1950'den sonra ise Yeditepe, Seçilmiş Hikayeler, Yenilik, Vatan, Dost, Türkçe, Türk Dili gibi gazete ve dergilerde yayımlanmıştı. Ayrıca çeviri şiirleri de yayımladı.

Özdemir Asaf, 1951'de Cağaloğlu Molla Fenari Sokak'ta Sanat Basımevini, 1955'te ise Yuvarlak Masa Yayınlarını kurdu. Şair, 1955'teki ilk şiir kitabı "Dünya Kaçtı Gözüme" ile sonraki şiir kitaplarını da bu yayınevinde bastı.

– Şiirlerinde ironi kullandı

Taşlama ve ironi unsurlarını da kullandığı şiirlerini genel olarak dörtlük ve ikilik şeklinde yazan Asaf, sonraki yıllarda dize sayılarını azaltarak kelime oyunlarına yer verdiği şiirler yazmaya başladı.

Usta şair, eserlerinde daha çok insan ve toplum ilişkilerine yönelik konuları işledi, alay ve taşlama ögelerine şiirlerinde yer verdi.

Sevgi, ayrılık, ölüm ve kaçış temalarını da işleyen şair Asaf, şiirin ve yazarın işlevi konusundaki görüşlerini "Yuvarlağın Köşeleri" kitabında okuyucuyla paylaştı.

Özdemir Asaf, Batı şiiri ile geleneksel Türk şiirinden yararlanarak verdiği bileşim sanatını zenginleştirip geliştirirken, hayata şiirin gözlüğüyle baktı ve kendine özgü yeni bir ironik şiir dili yarattı.

Hayata bakışını, "Benden az bilenlerin önünde onların öğretmeni, bilginiyim. Konusunu iyice bildiklerini bildiklerim karşısında da uslu, suskun bir öğrenci, dikkatli bir dinleyiciyim." sözleriyle ifade eden Asaf, şiirlerinde etkileyici ve duyarlıklı bir düşünce evreni kurmayı amaçladı.

– "Aldığın parayı hak et" sözüne alındı

Ünlü şair, yazdığı şiirlere ilişkin 1979'da TRT'de yayımlanan bir röportajında, ne zaman bir şiir yazmak istese, "acaba daha kısası olabilir mi?" diye düşündüğünü belirterek, şu anısını paylaşmıştı:

"Bir gazeteye, edebiyat sayfasına arkadaşlarımızla beraber yazıyorduk. 5-10 günde bir de gidip, şiirlerimizin küçük paralarını alıyorduk. Tatlı oluyordu. Bir gün muhasebeye gittiğim zaman, 'Müdürü göreceksin.' dediler. Müdüre gittim. 3-4 tane şiirim çıkmış. Biri bir satır, biri iki, biri üç satır falan. 'Efendim, beni istemişsiniz.' dedim. 'Bak oğlum, arkadaşların koca koca şiirler yazıyor. Sen de en iyi, en yüksek parayı alanlardan birisin. Sen de biraz çok yaz da, aldığın parayı hak et.' dedi. Gençtim, biraz alındım. 'Öyleyse, bu şiirlerin bedeli gazeteye armağan olsun.' dedim. Kapıdan çıkıyordum, 'Evladım üzülme.' dedi. Bu sefer adam üzülmüştü. Parayı aldım, verdiler ama ondan sonra o gazeteye şiir yazmadım."

İlk eşi Sabahat Selma Tezakın'dan Seda isminde bir kızı dünyaya gelen Asaf'ın ikinci eşi, Türkiye'nin akademik eğitim almış ilk kadın fotoğrafçısı Yıldız Moran'dan ise Gün, Olgun ve Etkin adında üç oğlu oldu.

Çevresinde nazik ve duygusal biri olarak tanınan Asaf, Türk Edebiyatçılar Birliği temsilcisi olarak 1959'da Belçika Milletlerarası Şiir Bienali'ne, 1966'da Makedonya Yazarlar Birliği'nin davetlisi olarak Yugoslavya'da Şiir Kongresi'ne katıldı.

Matbaasını ve Yuvarlak Masa Yayınları'nı 1970'de kapatan, rahatsızlığı nedeniyle 1979'da Vakıf Gureba Hastanesinde tedavisi başlayan Asaf'a Aralık 1980'de akciğer kanseri teşhisi konuldu.

İstanbul'daki evinde 28 Ocak 1981'de 58 yaşındayken hayatını kaybeden Asaf'ın cenazesi Aşiyan Mezarlığı'na defnedildi.

Usta şairin bazı eserleri vefatının ardından yayımlandı.

– Eserleri

Şiirler; Dünya Kaçtı Gözüme (1955), Sen Sen Sen (1956), Bir Kapı Önünde (1957), Yumuşaklıklar Değil (1962), Nasılsın (1970), Çiçekleri Yemeyin (1975), Ben Değildim (1978), Bugün ve Bugün (1984), Benden Sonra Mutluluk (Yayımlanmamış şiirler), Çiçek Senfonisi (2008), Sen Bana Bakma, Ben Senin Baktığın Yönde Olurum (2012), Yalnızlığa Övgü (Yalnızlık Paylaşılmaz).

Özdeyişler (Etika) Yuvarlağın Köşeleri – 1961, Yuvarlağın Köşeleri-2 (Ölümünden sonra) (1988). Öykü; Dün Yağmur Yağacak (Ölümünden sonra) (1987). Deneme; Özdemir Asaf'ça (Ölümünden sonra) (1988).

Share on facebook
Facebook
Share on twitter
Twitter

Daha Fazla Haber

İSTANBUL (AA) – Tam adı Ömer Edip Cansever olan şair 8 Ağustos 1928’de İstanbul’da dünyaya geldi. Edebiyata çocuk yaşlarından itibaren ilgi duyan Cansever, 13 yaşında ilk şiirlerini kaleme aldı.

Şiirleri 1944’te İstanbul dergisinde yayımlanmaya başlayan usta şairin eserleri, sonraki yıllarda da birçok edebiyat dergisinde yer buldu.

Şiirlerini Ahmet Hamdi Tanpınar’a gösterme fırsatı bulan Cansever, 1946’da İstanbul Erkek Lisesi’nden mezun oldu. Yüksek Ticaret Okulu’nu yarıda bırakan Cansever, Kapalıçarşı’da babasından kalan dükkanda halı ve antika eşya ticareti yapmaya başladı.

Edip Cansever, Yücel, Fikirler, Edebiyat Dünyası ve Kaynak dergilerinde çıkan ilk gençlik şiirlerini topladığı “İkindi Üstü” kitabını 1947’de okuyucuyla buluşturdu. Usta şair, 1951’de arkadaşlarıyla “Nokta” dergisini çıkarmaya başladı.

Şairin daha sonra İkinci Yeni’ye bağlanacak şiir yaklaşımının ilk ipuçlarının ortaya çıktığı ikinci eseri “Dirlik Düzenlik” 1954’te yayınlandı.

Şiirinin temellerini atan “Yerçekimli Karanfil” adlı kitabını da 1957’de çıkaran şair, bu kitabında söz dizimini ve çağrışım düzenini bozarak, özgün bir şiir dili ortaya çıkarmayı amaçladı.

“Kendine özgü bir şiir dünyası kurdu”

“Yerçekimli Karanfil” adlı kitabında kendine özgü bir şiir dünyası kuran ve 1958’de Yeditepe Şiir Armağanı’nı alan şair, TRT’de yayımlanan Edebiyat Dünyası programında, kendisinin “anlatıcı bir şair” olduğunu söylemişti.

Cansever bu programda “Her şairi bir öteki şairden ayıran birtakım özellikler vardır. Bu özelliklerden biri ya da birkaçı ağır basar. Bu ağır basan özellikler de genel olarak kişiliği belirler. Benim anlatıcı tavrım, şiirin sınırlarını geçmeden ortaya konmuş bir anlatıcı biçimidir.” ifadelerini kullanmıştı.

Şair Cansever, 1958’de “Yerçekimli Karanfil” ile Yeditepe Şiir Armağanı’nı, 1977’de “Ben Ruhi Bey Nasılım” ile Türk Dil Kurumu Şiir Ödülü’nü, 1981 yılında ise “Yeniden” ile Sedat Simavi Edebiyat Ödülü’ne değer görüldü.

İkinci Yeni akımının özgün örneklerini veren ve 1976’dan sonra sadece şiirle uğraşan Cansever, şiirin bireycilikten ve topluma sırtını dönmekten çok daha fazla önemi olduğunu savundu.

“Şiirde tiyatrodan esinlenen diyaloglar kullandı”

Şiiri toplumla ilgi kurmak olarak tanımlayan ve şiirde sürekliliğe dikkati çeken şair, şiirde tiyatrodan esinlenen diyaloglar da kullandı. Cansever, dönemin sanat yayınlarında şiirsel canlılığı besleyen şairler arasında yer aldı.

Kapalı, anlaşılması güç ama yine de anlamdan ayrılmayan bir şiir anlayışını benimseyen, yapıtlarına tutarlı bir bütünlük kazandıran Cansever, şiirinde düzyazı olanaklarını kullanmaktan da çekinmedi.

Sürekli yazan, yayınlayan bir şair olarak ilgiyi hep üstünde tutan Cansever, yalnız şiirleriyle değil tepkileri ve yaşama biçimiyle de kendisinden söz ettirdi.

Toplam 17 şiir kitabına imza atan usta edebiyatçı, kısa şiirlerinde çoğunlukla lirik bir dili tercih ederken, uzun şiirlerinde belli varoluşsal sorunsallar üzerinde durdu.

Bodrum’da tatildeyken beyin kanaması geçiren Cansever, 28 Mayıs 1986’da tedavi için getirildiği İstanbul’da 58 yaşında vefat etti.

Eserleri ise şöyle:

İkindi Üstü (1947), Dirlik Düzenlik (1954), Yerçekimli Karanfil (1957), Umutsuzlar Parkı (1958), Petrol (1959), Nerde Antigone (1961), Tragedyalar (1964), Çağrılmayan Yakup (1966), Kirli Ağustos (1970), Sonrası Kalır (1974), Ben Ruhi Bey Nasılım (1976), Sevda ile Sevgi (1977), Şairin Seyir Defteri (1980), Yeniden (1981), Bezik Oynayan Kadınlar (1982), İlkyaz Şikayetçileri (1984), Oteller Kenti (1985), Gül Dönüyor Avucumda (Vefatından sonra, 1987), Sonrası Kalır I, Bütün Şiirleri (2005), Sonrası Kalır II, Bütün Şiirleri (2005)

İSTANBUL (AA) – UNESCO tarafından şiir okumayı, yazmayı ve yayınlamayı teşvik etmek ve dilsel çeşitliliğe bir fırsat sunmak amacıyla hayata geçirilen “21 Mart Dünya Şiir Günü”, 20 yıldır kutlanıyor.

AA muhabirine Dünya Şiir Günü kapsamında açıklamalarda bulunan şair Adem Turan, şiire başlangıç sürecini, şiirin geçmişini ve bugünkü durumunu anlattı.

Biga İmam Hatip Lisesindeyken Mavera dergisini tanıdığını ifade eden Turan, “Aynı zamanlarda Nuri Pakdil’in ‘Edebiyat’ dergisini de tanımış oldum. Cahit Zarifoğlu, Rasim Özdenören, Alaeddin Özdenören ve Erdem Bayazıt isimleriyle tanışınca bize ait şiirin onlar olduğunu anladım.” dedi.

Turan, ilk şiirini 1982 yılının Ocak ayında ‘Yeni Devir’ gazetesinde ‘Yokluğun Bize Çokça Kahır Efendim’ ismiyle yayınlandığını belirterek, o şiirini üzerinde çok emeği olduğunu söylediği lise öğretmeni Hüseyin Önder’e ithaf ettiğini dile getirdi.

“Şiiri, annenin doğum yapmasına benzetiyorum”

Şiiri diğer türlerden ayıran özelliğin imge olduğunu dile getiren Turan, şöyle devam etti:

“Şair her zaman yeni şeyler ortaya koymak zorunda. Yani hep aynı şeyleri tekrar ederse şiiri bıktırır ya da derecesini düşürür, kuracağı imgelerle yeni şeyler işaret etmesi, söylemesi gerekir. Bir de şunu söyleyeyim: Bence şiir, -biraz garip olacak ama- dişil bir hadisedir. Çünkü bir annenin doğum yapması gibidir. Şairin de şiiri doğurmasıdır yani yazılan şiir. O birikim, o süreç olmazsa yani o meyve olmazsa, daldan koparıldığında nasıl acı bir tat olursa olgun meyve tat verir, lezzet verirse, şiirin de şairin içinde, belleğinde, yüreğinde, iç dünyasında olgunlaşıp dışarı çıkması gerekir. Dolayısıyla şairler şiirlerin anneleridir, babaları diyemiyorum.”

Turan, şairlerin bulundukları ortamda toplumlarının önde gidenleri olmak zorunda olduğuna dikkati çekerek, şairlerin de herkes gibi hayatın içinde olduklarını ama herkesin göremeyeceği şeyleri görmek zorunda olduklarını ifade etti.

Her zaman bir arayış içerisinde olduğunu söyleyen şair, 60 yaşında tematik şiirler yazmaya başladığını aktardı.

Turan, son yıllarda “Borges Borges-Gün Doğarken Gün Batımı” çalışmasının ardından bir vesileyle tanıştığı 19. yüzyılda yaşamış İrlandalı şair James Clarence Mangan üzerine “Mangan Mangan-Gün Batarken Gün Doğumu” eserini kaleme aldığını anlattı.

Mangan’ın Batılı olmasına rağmen bir Doğulu gibi hissettiğinin altını çizen Turan, şöyle devam etti:

“İrlanda’nın milli şairidir, Almanca üzerinden kütüphanede Osmanlı divan şiirini tanımıştır. Hayran kalıyor Osmanlı şiirine. Divan şiiriyle ilgili, ‘Avrupa’ya dair ne kadar edebiyat birikimi varsa, bunlar paçavra, bunları atın.’ diyor. Sonra Türkçe öğrenmeye karar veriyor. Çok zor olduğunu da dile getiriyor ama yine de öğreniyor. Dikkatinizi çekerim Latince değil, Arap harfleriyle Türkçeyi öğreniyor. İlginçtir hatta bir Müslüman kadına şöyle sesleniyor; ‘Açma peçenin ey güzel kadın, solmasın o gül yanağın.’ Şu edebe bakar mısınız? Doğu tarzı şiirler yazmaya başlıyor, gazel tarzı, yani bu durum beni çok etkiledi. Bir şiirinde İstanbul boğazını anlatır ve ‘La ilahe illallah’ diye başlar. Dublin’den hiç çıkamamıştır ama sanki bir tepeye oturmuş boğazı izliyor gibi şiir kaleme almıştır. Ayrıca Karaman adında bir şiiri vardır, açıkçası hakkında Türkçe kaynaklarda çok bilgi bulunmamaktadır.”

Turan, Yitik Söz Dergisi’nde “Hafız’ın Seyir Günlüğü” adıyla yazı dizisine başladığını hatırlatarak, “Nasip olursa ileride üçleme olarak Allah ömür verirse onu da yayınlamayı düşünüyorum.” diye konuştu.

​​​​​​​