İTÜ’lü akademisyenlerden Elazığ depremine ilişkin saha raporu

İSTANBUL (AA) – İTÜ Deprem Mühendisliği Bölümü Ana Bilim Dalı Başkanı Doç. Dr. Beyza Taşkın, Elazığ depreminin ardından, Elazığ ve çevre illerde yaklaşık 23 bin binada hasar tespiti yapıldığını belirterek, "Bunlardan yüzde 29’u kullanım dışında. Normal şartlarda yönetmeliğe uygun yapılsa binalarda hafif düzeyde hasar olmasını bekliyorduk. Kalan binaların 34,6’sı onarılarak kullanılabilir." dedi.

Depremin ardından Elazığ ve Malatya’da saha araştırması yapan İstanbul Teknik Üniversitesi (İTÜ) akademisyenleri, elde ettikleri verileri basın toplantıyla açıkladı.

İTÜ Deprem Mühendisliği Bölümü Ana Bilim Dalı Başkanı Doç. Dr. Beyza Taşkın, Türkiye’de binaların yapımına ilişkin 1940 yılından itibaren başlayan deprem yönetmelikleri olduğunu hatırlatarak, MTA’nın haritaları yenilemesi, yer bilimcilerin sahada daha iyi çalışıp uydu ile desteklenip verileri sayısallaştırması gibi yeniliklerle yönetmeliklerin güncellendiğini söyledi.

Taşkın, "Eğer sizin yöredeki bina 1975 yönetmeliği ve sonrasında yapılmış ise örneğin Sivrice’de bulunan bir bina kendi ağırlığının yüzde 8’i gibi bir deprem yüküne maruz kalacak şekilde tasarlanıyordu. Daha sonraki yıllarda ise 1998 ve 2007 yıllarındaki yönetmeliklerine baktığınızda aynı binayı yapmak isteseniz kendi ağırlığının yüzde 12,5’i gibi bir deprem yüküne göre tasarım yapmanız gerekiyor. 2018 tarihli yürürlükte olan deprem yönetmeliğine göre, yer çekiminin yüzde 66,5'i gibi bir ivmenin dikkate alınarak tasarlanması gerekiyor. Sayısal veriler şunu gösteriyor, 1998 ve daha sonrasında yapılan betonarme yapıların, hemen hemen hiçbirinde orta hasar ve üzerinde bir hasar olmayacak. Tamamen en çok görebileceği hasar, bizim beklentimize göre hafif hasar düzeyinde kalması." diye konuştu.

Genel hasar durumunu paylaşan Taşkın, şu bilgileri paylaştı:

"Elazığ, Malatya, Diyarbakır, Adıyaman ve Kahramanmaraş’ta yapılan tespitlere göre, yaklaşık 23 bin binada hasar tespiti yapılmış durumda. Bunlardan yüzde 29’u kullanım dışında. Normal şartlarda yönetmeliğe uygun yapılsa binalarda hafif düzeyde hasarın olmasını bekliyorduk. Kalan binaların yüzde 34,6’sı onarılarak kullanılabilir, yüzde 36,4’ü de zaten hasar almamış."

Yıkılan bazı binalardan örnek vererek sorunu anlatan Taşkın, "Mavigöl Apartmanı'na baktığımızda zemin katında dükkanların olduğu, kat yüksekliğinin diğer normal katlara göre yüksek olduğu bizim için hasarların en önemli sebeplerinin başında gelen bir durum söz konusu. Bina planında da düzensizlik var. Dilek Apartmanı'nda yine cephe malzemelerinden eski yıllarda yapılmış olduğu açık. Bunda da yumuşak kat var, ince kolonların ve alt katında kısa kolonların olduğu gözüküyor." diye konuştu.

Taşkın, "1975 yılı yönetmeliğine uygun binalar olsa, hafif hasarlı atlatacaklarından eminim. Sadece yerel zemin koşulları önemli. Çok kumlu bir zemin vardır o bölgede, sıvılaşma olmuştur, bu tip hususlar hariç tabii. Yönetmeliğe uygun yapılan bina, hasarlı olsa bile adam öldürmez." dedi.

-"Depreme dayanıklı bir toplum oluşturabiliriz"

İTÜ Deprem Mühendisliği ve Afet Yönetimi Enstitüsü Müdürü Prof. Dr. Filiz Piroğlu ise müdahale aşamasının, arama kurtarma, tıbbi sağlık, gıda, barınma gibi faaliyetler olduğunu belirterek, şunları söyledi:

"Acilen arama kurtarma ekipleri sahaya inip çalışmalara başladı. Acil yardım seferberliği başladı. Kriz yönetimi bittikten sonra risk yönetimi başlıyor. Risk yönetiminde hazırlıklı olmalıyız. Bu aşamada çare var. Depreme dayanıklı bir toplum oluşturabiliriz. Bunun için nasıl hazır olacağımızı öğrenmemiz gerekir. Binaları depreme dayanıklı hale getirmeliyiz. İlk 72 saat çok önemli. Çünkü bu saat diliminde hiçbir arama kurtarma ekibi bize ulaşamayabilir. Bu yüzden her aile, her kurum, herkes tehlike anında neler yapmalı diye afet planı yapmalı. Deprem sırasında üzerimize düşecek eşyaların sabitlenmesi gerekiyor. İlk yardım eğitimi almakta fayda var. Yangın söndürücü aletleri kullanmayı öğrenmeliyiz."

Deprem akabinde saha araştırmaları yapmaya başladıklarını kaydeden İTÜ Jeoloji Mühendisliği Öğretim Üyesi Prof. Dr. Serdar Akyüz ise "Bu depremden sonra nerelerde yüzey deformasyonları olduğuna yönelik araştırmalara başladık. Sivrice’den başlayarak fay boyunca gözlemlerimize başladık. Ana fay kırığına ait çok belirgin bir yüzey kırığı göremedik fakat Doğu Anadolu fayının nereden geçtiğini bu arazi çalışmalarında gözlemleyebildik. Arazide pek çok heyelan olduğunu gördük." dedi.

Share on facebook
Facebook
Share on twitter
Twitter

Daha Fazla Haber

İSTANBUL (AA) – Marmara’nın çeşitli noktalarında görülen ve yer yer denizin dibi ile yüzeyini de kaplayan müsilajın temizlenmesi için çalışmalar devam ediyor.

Çevre ve Şehircilik Bakanlığının “Marmara Denizi Koruma Eylem Planı” kapsamındaki temizlik çalışmalarına Liman Başkanlığı, Sahil Güvenlik Komutanlığı, Tarım ve Orman Müdürlüğü ile belediyeler destek veriyor.

Temizleme çalışmalarının yanı sıra müsilaja neden olan sebeplerin çözümü için de bir çok araştırma ve çalışma yapılıyor.

İstanbul Teknik Üniversitesi (İTÜ) bu anlamda araştırma yapan kurumlardan biri. İTÜ MEM-TEK bünyesinde yerli ve milli olarak nanoteknolojik yöntemle membran filtreler, İstanbul’da Ağva Atıksu Arıtma Tesisinde, tekstil endüstrisi atık sularının arıtımı ve geri kazanımında, süt endüstrisi atık sularının arıtımında, çöp sızıntı suları gibi kuvvetli atık suların arıtımında ve paket atık su arıtma tesislerinde kullanılıyor.

Membran biyoreaktör teknolojisinin evsel ve endüstriyel atıkların arıtılmasında yüzde 99 başarı sağladığı belirtiliyor.

İTÜ Rektörü Prof. Dr. İsmail Koyuncu, AA muhabirine yaptığı açıklamada, Marmara Denizi’nin kapalı bir deniz olması nedeniyle su hareketliliğinin çok düşük olduğunu söyledi.

Bu nedenle Marmara Denizi’nde giriş ve çıkış dengesinin çok iyi kontrol edilmesi gerektiğini dile getiren Koyuncu, “Bu tür kapalı su ortamlarında kirlilik yükünün özümleme kapasitesinin üzerine çıkmaması gerekiyor. Bu özümleme kapasitesinin çok üzerinde bir karbon, azot ve fosfor, Marmara Denizi’ne verildiği için şu anda deniz ortamındaki fitoplankton türü canlılar, aşırı besin maddeleriyle beslenerek, büyüyüp müsilajı ortaya çıkarıyor” dedi.

“Evsel ve endüstriyel atıklar kirlilikte büyük problem oluşturuyor”

Prof. Dr. Koyuncu, hassas bir ortam olan Marmara Denizi’ndeki kirlilik yükünün çok iyi kontrol altına alınması gerektiğinin altını çizdi.

Marmara Denizi’ndeki tekil kirliliğin, yani evsel ve endüstriyel sular ile deniz ortamına verilen kirliliklerin büyük problem oluşturduğunu belirten Koyuncu, şunları kaydetti:

“Bu evsel ve endüstriyel atıkların kontrol altına alınması gerekiyor. Bu şekilde kirlilik yükünü azaltarak Marmara Denizi’ndeki müsilaj problemini orta vadede kontrol altına alabiliriz. Deniz ortamına verilen evsel ve endüstriyel atık sulardaki karbon, azot ve fosfor kirliliğinin azaltılabilmesi ve sıfırlanması açısından membran teknolojileri çok önemli rol oynuyor. Membran biyoreaktör teknolojisi şu anda ülkemizde ve dünyada birçok yerde kullanılıyor. İTÜ bünyesindeki MEM-TEK’de yerli ve milli olarak biz de membran filtrasyon modülleri üretiyoruz. Şu anda bunu seri üretime geçirdik. Membran filtreler, polimerik malzemelerden üretilen nanometre düzeyinde çok küçük gözeneklere sahip seçici geçirgen zar görevi gören filtrelerdir.”

Türkiye’de bu teknoloji üretildikten sonra maliyetlerin düşürüldüğünü aktaran Koyuncu, “Membran biyoreaktör teknolojisi ile atık suyu yeniden kullanılabilir seviyede arıtabiliyoruz. İTÜ bünyesinde ürettiğimiz membran biyoreaktör teknolojisini hassas bölge olan Marmara Denizi’nde uygulayıp kirlilik yükünü kontrol altına alabilmek mümkün. Membran biyoreaktör teknolojisi evsel ve endüstriyel atıkların arıtılmasında yüzde 99 başarı sağlıyor” ifadelerini kullandı.

Membran biyoreaktör teknolojisinin Türkiye’de üretilebiliyor olmasının önemli olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Koyuncu, “Talep olması halinde istenilen kapasitede Marmara havzasındaki bütün atık su arıtma tesislerinde bu teknolojinin kullanılması mümkün” dedi.

“Marmara havzası için uygun bir teknoloji”

Prof. Dr. Koyuncu, membran biyoreaktör teknolojisinin konvansiyonel arıtma teknolojilerine göre 4’te bir daha az yer kapladığını anlattı.

Marmara Denizi’nde nüfus yoğunluğunun da fazla olduğunu anlatan Koyuncu, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Dolayısıyla bu tür arıtma teknolojilerinin az yer kaplaması önemli. Bunun yanında membran biyoreaktör teknolojisi daha az çamur üretiyor. Bu arıtma tesisi açısından önemli. Az çamur üreten membran biyoreaktör teknolojilerinin uygulanması ileriye dönük olarak hassas olan Marmara Havzası için çok uygun bir teknoloji olacaktır. Ayrıca bu yurt dışından ithal edilen ürünlerle maliyetleri 1/2 oranında daha düşüktür. Bunun yanı sıra teknoloji yerli olduğundan herhangi bir bakım onarım gerektiği durumlarda hızlı teknik servis imkanı bulunduğundan belediyeler için tercih sebebidir.”

İTÜ Rektörü Prof. Dr. İsmail Koyuncu, atık suyu arıtırken, arıtılan suyun içerisindeki azot ve fosforun geri kazanılabilmesinin önemli olduğunu, membran biyoreaktör teknolojileriyle azot ve fosforun denize verilmeyip gübre kalitesinde çok farklı şekillerde değerlendirilebileceğini sözlerine ekledi.

İSTANBUL (AA) – İstanbul Teknik Üniversitesi (İTÜ) Kariyer Zirvesi 2021'in ilk gün etkinlikleri farklı sektörlerden çok sayıda firmanın katılımıyla çevrim içi olarak gerçekleştirildi.

Yarın da sürecek etkinliğin interaktif yapısı sayesinde öğrenciler, insan kaynakları yetkilileriyle bir araya gelerek özgeçmişlerini bırakma imkanı buluyor. Ayrıca, çeşitli paneller, iş ve staj mülakatları, "case study", "tea talk" ve "workshop" etkinlikleriyle de öğrencilerle insan kaynakları yönetici ve çalışanları arasında diyalog kurulması amaçlanıyor.

İTÜ Rektör Yardımcısı Prof. Dr. Şule Itır Satoğlu, etkinliğin açılışında yaptığı konuşmada, böyle zirveleri, özellikle öğrencileri açısından üniversite-iş dünyası tanışmasının ilk ayağı olarak gördüklerini ve bu nedenle çok önemsediklerini belirterek, "İstiyoruz ki her bir öğrencimiz, daha okulunun ilk senesinden itibaren kendi alanıyla ilgili iş fırsatlarını görsün, deneyim edinsin ve yeni bağlantılar kursun. O nedenle, öğrencilerimizin bu zirveye katılımı geleceğin iş dünyası ve trendleri için bilhassa önemlidir. Teknik üniversite olarak en çok önem verdiğimiz meselelerin başında da akademi-iş dünyası iş birliğini her zaman en üst seviyede tutmak gelmektedir. İşte bugün, yedincisini yaptığımız zirvemizle bu iş birliği ve kaynaşmanın daha fazla artarak çoğalmasını temenni ediyoruz." ifadelerini kullandı.

– "Birden fazla disipline hakim olmak gerekiyor"

Türkiye Bilişim Vakfı Başkanı Faruk Eczacıbaşı da kendisine doğru çalışma alanı belirleyen gençler için büyük fırsatlar olduğunu belirterek, "İş gücü piyasasında yetkin kişiler özelliklerini çok daha rahat oluşturabilecek. Alıştığımız iş değiştirme yapısında bir şirketten bir şirkete atlama yerine, gençler kendi özellikleriyle bağımsız olarak diğer yerlere servis vermeye başlayacaklar diye düşünüyorum. Bireysel olarak hiç kimse kendi kendisine yetmiyor. Mutlaka birlikte çalışmanın önemini vurgulamak gerekiyor. Hem farklı düşünebilmek hem birlikte düşünme alışkanlığı önem taşıyor. Disiplinler arası ve 'kutu dışında' düşünebilmek, farklı alışkanlıklar edinerek dünya sorunlarına bakmak çok önemli bir özellik." diye konuştu.

Siemens Türkiye Ar-Ge Direktörü Erdem Alptekin ise bir konuda çalışırken artık birden fazla disipline hakim olmak gerektiğine dikkati çekerek, şunları kaydetti:

"Çalıştığınız sektöre hakim olmanız gerekiyor. Takım çalışmasına da ihtiyacımız var. 'Hiç kimse mükemmel olamaz ama bir takım olabilir.' diye bir deyim vardır. Mühendis arkadaşlara şunu söylemek istiyorum, mezun olduğunuz gün öğrendikleriniz artık geçmişte kaldı. Sıfırdan tekrar başlayacaksınız. Öğrenme motivasyonunun içinizde olması lazım. Çalıştığı alanı bilmesi, farkında olması, sevmesi, çalıştığınız firmanın amacıyla sizin amacınızın aynı paralelde olması ve sürekli öğrenme. Yeni mezunlarda baktığımız şey genelde bunlar. Teknoloji ve dünyamız çok hızlı değişiyor. Şu konuyu öğrenin dememiz sadece bugün için geçerli olacaktır."