Medipol'den “sonbahar depresyonu” uyarısı

İSTANBUL(AA) – Medipol Üniversitesi Pendik Hastanesi’nden Klinik Psikolog Gözde Göktaş, "Mevsim geçişlerinde 100 kişiden 40’ını etkileyen sonbahar depresyonunda enerjide düşüş, hareketlerinde yavaşlama, kilo kaybı veya artışı, konsantrasyon güçlüğü, değersizlik hissiyatı ve uyku bozuklukları görülebiliyor." ifadelerini kullandı.

Medipol'den yapılan açıklamada görüşlerine yer verilen Göktaş, sonbahar bunalımının çoğu kişinin ortak derdi haline geldiğini kaydetti.

Göktaş, düşük ruh hali ve depresyon, kaygı ve aşırı endişe, sinirlilik hali, uyuşukluk, uykululuk ve halsizlik, günlük aktivitelerde ilgi kaybı gibi belirtilerle ortaya çıkan sonbahar depresyonunun sebeplerinden en önemlisinin güneş ışığının azalması olduğunu vurguladı.

Güneş ışığının azalmasının beyinde seratonin hormonunda azalma ve melatonin hormonu düzeyinde ise artışa neden olduğunu belirten Göktaş, şu değerlendirmelerde bulundu:

“Seratonin hormonu, ruh halini, iştahı ve uyku düzenini etkiler. Uykulu ve depresif hissetme eğilimine neden olan melatonin hormonunda artış görülür. Ayrıca daha az güneş ışığına maruz kalmak daha az D vitamini anlamına da gelir. D vitamini eksikliği de depresyonla ilişkilidir. Dolayısıyla bu havalar bunalımlı ruh haline zemin hazırlar. Sonbahar depresyonundan kaçışın yolu ise rutin hayatta küçük değişiklikler yapmaktan geçer.

Güneş ışığıyla paralel olarak beyinde seratonin hormonunun düşüşü ve melatonin hormonunda artış sonbahar depresyonunu tetikliyor. Mevsim geçişlerinde 100 kişiden 40’ını etkileyen sonbahar depresyonunda enerjide düşüş, hareketlerinde yavaşlama, kilo kaybı veya artışı, konsantrasyon güçlüğü, değersizlik hissiyatı ve uyku bozuklukları görülebiliyor."

-Bitki çayı ve bol su içme tavsiyesi

Göktaş, şu bilgileri paylaştı:

“Hava kapalı olsa dahi gün içerisinde en az 20 ila 30 dakika dışarıda vakit geçirmek size iyi gelecektir. Çok fazla uyumayın kendinizi erken kaldırmaya alıştırın. Keyif aldığınız şeyleri daha sık yapın ve sosyal hayatınıza motivasyon katacak hobiler edinmeye çalışın. Karbonhidrat ve şekerli yiyeceklerden uzak durun ve beslenme alışkanlıklarınızı düzenleyin. Sporu günlük hayatınızın bir parçası haline getirin. Spor yapmak enerjinizi arttıracağı gibi metabolizmanızı da hızlandırır.

Bol su tüketin, kafeinli içecekleri azaltmak günde 2,5 litre su içmek, bitki çayları içmek duygu durumunuzu düzenlemede size yardımcı olur. Sevdiklerinizle, arkadaşlarınızla zaman geçirmek sosyalleşmek kendinizi daha iyi hissetmenizi sağlayacaktır. Meditasyon yapın. Araştırmalar gösteriyor ki meditasyon yapmak depresyon riskini minimize ediyor. Son olarak sonbahar depresyonunun geçici bir durum olduğunu bilin.”

Göktaş, mevsimsel depresyonların kış aylarında da görülebileceğine dikkati çekerek, “Sonbahar, yaz mevsiminden sonra olduğu için sonbahar depresyonuna daha sık rastlanır. Kişi daha önceden depresyon yaşadıysa ya da genetik yatkınlık varsa sonbahar depresyonunu yaşama ihtimali daha da artar. Depresif duygu durumu, kaygı ve endişe genellikle kadınlarda erkeklerden daha sık görülen bir durumdur. Mevsim geçişlerinde her yüz kişiden 30 ila 40 kişiyi etkileyen sonbahar depresyonu tedavi gerektirmeyen düzeyde olabilir. Ancak sonbahar depresyonunun belirtilerinin çoğunu iki haftayı aşkın süredir yaşıyorsanız profesyonel anlamda bir destek almanız gerekebilir.” ifadelerini kullandı.

Share on facebook
Facebook
Share on twitter
Twitter

Daha Fazla Haber

Medipol Sefaköy Üniversite Hastanesi’nden yapılan açıklamada görüşlerine yer verilen İç Hastalıkları Bölümü’nden Uzman Dr. Cuma Emiroğlu, mevsim geçişlerinde zayıflayan bağışıklık sistemini güçlendirmenin yollarına ilişkin bilgi verdi.

Emiroğlu, yaz mevsiminden sonbahara geçişle birlikte yorgunluk hissinin arttığına işaret ederek, şunları kaydetti:

“Sonbaharın gelişiyle güneşin etkisini kaybetmesi sonucu metabolizma, ısı değişimlerine maruz kalıyor. Soğuk havayla daha güçlü mücadele edebilmek için metabolizma yavaşlamaya başlar ve bağışıklık sistemini zayıflatır. Mutsuzluk ve depresyon hali de bu dönemde ortaya çıkmaya başlar. Geceleri yeterli ve kaliteli bir uyku, dengeli ve yeterli beslenme, düzenli egzersiz, stresle etkin mücadele, alkol, sigara ve madde bağımlılığından uzak durmak, bu süreçte önemli bir rol oynar.

Hastalıklara karşı zamanında ve uygun aşılama, doğru el yıkama, temizlik ve ağız hijyeni gibi basit önlemler bağışıklık sistemimizin güçlenerek hastalıklara karşı dirençli hale getirilmesine yardımcı olur. Bu dönemde dengeli ve yeterli beslenmeyle de olumsuz etkilerin üstesinden gelinebilir. Mevsim geçişlerinde bağışıklık sistemini güçlü tutmak için protein, kalsiyum açısından zengin gıdalar tüketin. Depresyona, duygu durum bozukluklarına, hafıza kaybına karşı B12 vitamini içeren besinleri de sofranızdan eksik etmeyin.”

“Yetişkin bireylerin diyetine, günde 2-3 su bardağı kadar süt ve süt ürünleri mutlaka eklenmeli”

Uzman Dr. Cuma Emiroğlu, B12 vitamini eksikliğinin sinir sistemine olumsuz etkileri bulunduğunu, bu eksikliğin depresyona, duygu durum bozukluklarına, hafıza kaybına ve öğrenmede güçlüğe sebep olabildiğini, karamsar ve mutsuz ruh hali yarattığını aktardı.

Emiroğlu, “Karamsar ruh halinden kurtulmak, mutlu olmak bağışıklığımızı güçlendirir. Kalsiyum; vücudun su dengesini sağlar, ödemi azaltır, bağışıklık sistemini kuvvetlendirir. Süt ve süt ürünleri değerli bir protein kaynağı olmanın dışında kalsiyum içeriği sayesinde de bağışıklık sistemine olumlu katkı sağlar. Bu çerçevede süt, soya sütü, yoğurt, kefir, peynir, yumurta, et, tavuk ve balık gibi kalsiyum ve protein içeren gıdalar tüketilmeli. Yetişkin bireylerin diyetine, günde 2-3 su bardağı kadar süt ve süt ürünleri mutlaka eklenmeli.” ifadelerini kullandı.

“Yumurta ve cevizi sofranızdan eksik etmeyin”

C vitamini ve antioksidan içeren gıdaların iyi bir bağışıklık sistemi düzenleyicileri olduğunu hatırlatan Emiroğlu, devamla şunları kaydetti:

“Kuşburnu, brokoli, portakal, limon, mandalina, kivi, soğan, tere, roka, kırmızı biber C vitamini deposudur. Deniz ürünleri, mantar, susam, tam tahıllar, sarımsak, soğan ve yumurta, selenyum açısından zengin içeriğe sahip. Zararlı mikroorganizmalara karşı bağışıklık sisteminin önemli yardımcılarıdır ve bunlara beslenmede mutlaka yer verilmeli.

Selenyum, aynı zamanda depresyonla mücadelede de etkin minerallerdendir. Bunların yanında ana ve ara öğünlerimizde hindi, kabak çekirdeği, kuru baklagiller, deniz ürünleri, badem, ceviz, fıstık gibi çinkodan zengin gıdalara da yer vermeliyiz. Çinkonun bağışıklık sisteminin temel mekanizmalarında ve serbest radikallerin verdiği hasarı önlemede etkin bir rolü var. Yumurta ve cevizi sofranızdan eksik etmeyin.”

– “Yazın bittiği bu aylarda D vitamini eksikliği açısından uyanık olmakta fayda var”

Uzman Dr. Cuma Emiroğlu, Omega 3 açısından zengin besinlerin sofralardan eksik edilmemesi tavsiyesinde bulundu.

Balık, semizotu, avokado ve keten tohumunun, bağışıklığı destekleyici ve düzenleyici özelliğinden dolayı tüketimine önem verilmesi gerektiğini belirten Emiroğlu, “D vitamini eksikliği, bağışıklık sistemimizi zayıflatarak hastalıklara davetiye çıkardığından yazın bittiği bu aylarda D vitamini eksikliği açısından uyanık olmakta fayda var. En iyi kaynak güneş olmakla birlikte yumurta, süt, somon gibi gıdalar da D vitamini açısından zengin gıdalardır. Bütün bu beslenme önerileri ile birlikte asla akıldan çıkarılmaması gereken yaşam tarzı özelliği de sürekli ve bol su içmenin, düzenli ve yeterli uykunun bağışıklık sistemimizin en büyük yardımcıları olduğunu unutmamak gerekir.” değerlendirmesinde bulundu.

İSTANBUL (AA) – Dijital çağın en yaygın iletişim araçlarından olan sosyal medya platformlarının kullanımını her geçen gün artıyor. Online istatistik portalı Statista verilerine göre, dünyada aktif internet kullanıcı sayısı 4,66 milyar kişiye ulaşırken, aktif sosyal medya kullanıcı sayısı ise 4,22 milyar kişiye ulaştı. Sosyal medya kullanımı her geçen gün artarken, sosyal medya bağımlılığı ve sosyal medya kaynaklı depresyon gibi sorunlardaki artış da dikkati çekiyor.

Sosyal medya kaynaklı depresyon sorunu ile ilgili AA muhabirine açıklamalarda bulunan İstanbul Medipol Üniversitesi Psikolojik Danışmanlık Biriminden Uzman Klinik Psikolog Sevilay Sitrava, çoğunluğun yapıp ettiklerinin insanların karar verme süreçlerinde etkili olduğunu söyledi.

Sosyal medyanın rolüne değinen Sitrava, “Hele ki günümüz şartlarında, ilişki, sevilme, beğenilme, tercih edilme gibi kavramların sosyal medya üzerinden yaşandığını düşündüğümüzde, görünür çoğunluğun nasıl güzel olmaya çalıştığını takip etmek kaçınılmaz oluyor. Tabii bu çok ikircikli bir durum. Bir yandan öteki insanların neleri tercih ettiği yol gösterici oluyor. Ancak öte yandan, kişinin kendi bireyselliğinin de önünü geçme riski taşıyor.” diye konuştu.

Sosyal bir çevrede yaşarken diğer insanlarla etkileşimin çok kıymetli olduğunun altını çizen Sitrava, ilişki kurarak, etkileşim halinde olarak insanların kendilerini hem keşfetme şansı edindiklerini hem de birçok yeni bilgi öğrenebildiklerini belirtti. Sitrava, “Ancak bir yandan da bunu yaparken kişinin kendi duygusuna, düşüncesine, beklentilerine ne kadar temas ettiği ve bunlara ne kadar sahip çıktığı soruları akla gelir. Eğer kendi duygusundan, düşüncesinden mesafe almışsa, kendinden uzaklaşmışsa, o zaman biz bu etkileşimin çok da yararlı değil, ancak yıkıcı tarafını görürüz. O nedenle de, kadınların özellikle kendisinden uzaklaştığı, çoğunluk gibi olmaya çalıştığı, ancak bunu yaparken kendisine ne kadar uyumlu olduğu tartışılır hale gelmiştir.” şeklinde konuştu.

“Kendini fiziksel olarak değiştirmeye çalışma çabasının da bir anlamı olmak zorundadır”

Sosyal medyada kendisini kusursuz bir şekilde güzel olarak göstermeye çalışan insanların çokça takip edildiğini belirten Sitrava, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Filtrelerle, cerrahi operasyonlarla insanlar gerçekte var oldukları durumdan, başka bir durumda var oluyor. Buradaki iki önemli mesele tam da bunlar; gerçekte nasıl var olduğu ve aslında nasıl olmak istediği. Birincisi gerçek olan, somut olan. İkincisi ise, hayalinde olan. İnsanların kendilerinde beğendikleri yanları olabileceği gibi, beğenmedikleri tarafları da olabilir. Bu gayet anlaşılır bir durumdur. Ancak bu kendini fiziksel olarak değiştirmeye çalışma çabasının da bir anlamı olmak zorundadır. Kendini iyi hissetmeme, kendini daha güzel hissetmek isteği, daha çok beğenilme arzusu, daha çok takdir görme beklentisi olabilir. Buradaki amacın ne olduğu, bu durumun ne kadar sağlıklı ya da sağlıksız olduğunu gösterir bize.

Eğer kişinin kendisini değiştirme, filtreleme, ya da ameliyatla kendinde farklılıklar yaratmayı isterken, zihninde kendisine değil de, bir öteki insana öncelik veriyor ve onun/onlar tarafından beğenilme arzusuyla yapıyorsa, bu bizim için sağlıksız bir durumu işaret eder. Çünkü kişi bunları yaparken, beğenilmeme, sevilmeme, tercih edilmeme kaygısından yapıyor demektir.”

“Kişi, kendi zihninde ne düşündüğüne değil, öteki insanların ne düşündüğüne odaklanır”

Bu tarz kişiliklerin kendi istekleri yerine, öteki insanların zihnini okumaya çalıştıklarını anlatan Sitrava, “Bu öteki insanla dediğim, kendi etrafında olan arkadaşları, sosyal çevreleri olabilir, ya da sosyal medyada takipçi sayısı fazla olan insanlar da olabilir. Yani, bir şekilde çoğunluğun ne yaptığı önemli hale gelir. Kişi, kendi zihninde ne düşündüğüne değil, öteki insanların ne düşündüğüne odaklanır. Kişi, kendini nasıl gördüğünde mutlu olduğuna değil, öteki insanların nasıl beğenildiğine dikkat çekmekten, kendisinin de aynı şekilde olursa beğenileceğine dair inanç geliştirir. Kişi böylece maalesef giderek kendisinden uzaklaşır. Kendi duygusundan, kendi önceliklerinden, kendi isteklerinden mesafe almış olup, artık kendini tanımaz hale gelir. Bu aslında ne kadar da ürkütücü bir durum. Kişi bir bedenin içinde yaşıyor, ancak o bedene sahip olan iç dünyayla temas halinde değil. Onun yerine, ötekilerin ne düşündüğü ve ne hissettiğiyle ilgilenmekten kendisini alıkoyamıyor. Günün sonunda tabii ki de psikolojik sıkıntıların görülmesi kaçınılmaz.” yorumunda bulundu.

“Kişi, kendi bedenine bir ötekinin gözünden, kendisine yabancılaşmış oluyor”

Bu durumun sevilmeme, beğenilmeme kaygısından kaynaklandığını tekrar vurgulayan Sitrava, bu kaygılı olma haliyle baş edebilmek için insanların kendilerine filtre koyduklarını ya da kendilerini cerrahi operasyonla değiştirdiklerini belirtti. Sitrava, şunları söyledi:

“Ama sonra kaygıları gideriliyor mu? Maalesef hayır. Bundan sonra, başka kaygılar beliriyor. Kişi, kendi bedenine bir ötekinin gözünden, beklentilerinden, tercihlerinden bakarken, kendisine yabancılaşmış oluyor. Kendisinin iç dünyasına kulak vermez oluyor, çünkü beğenilen öteki insanlarla zihni meşgul durumda oluyor. Bu da adını koyamadığı, bir türlü anlam veremediği uykularından birden uyandığı, kalbinin hızla çarptığı, ellerinin heyecandan titrediği durumları yaşamasına sebep oluyor olabilir. Bunlar, kaygı bozukluklarının belirtileri. Ve kendisine yabancılaşmış insanların, kendi duygusuna, düşüncesine, beklentisine, önceliğine kulak vermeyen insanların sıklıkla yaşadığı psikolojik durumlardan birisidir.”