Mehmet Ali Aslan: Grup Yürüyüş 28 Şubat'a karşı gösterilen tepki sürecinde ortaya çıktı

İSTANBUL (AA) – Türk siyasi tarihine “postmodern darbe” olarak geçen 28 Şubat sürecinde toplumun yaşam biçimi, inançları ve yaşayış tarzı üzerinde oluşturulan yoğun baskı, dönemin tanıkları ve bu baskıyı birebir yaşayanların hafızalarında hala tazeliğini koruyor.

Müzisyen Aslan, 28 Şubat süreci ile başlayan müzik kariyerine, Grup Yürüyüş’ün kuruluş hikayesine ve o dönem yaşadıklarına ilişkin AA muhabirine açıklamalarda bulundu.

28 Şubat’ın sadece bir tarihten ibaret olmadığına dikkati çeken Aslan, “28 Şubat bizzat darbeyi gerçekleştirenler tarafından, bin yıl süreceği söylenen bir süreçti. Hatta 28 Şubat sürecini öncesinden de başlatanlar var. Elbette ki hafıza-i beşer nisyan ile malüldür. Birçok şeyi maalesef unutuyoruz. Hassaten bugün topluma baktığımızda insanların birçoğu, çok yakın bir tarih olan bu süreçten ve yaşananlardan habersiz. Hatta duyduklarında çok şaşırıyorlar. Gerçekten geleceği, bugünü inşa edebilmek için tarihimizi iyi bilmek durumundayız. Yani bu süreci unutmamamız gerekiyor.” diye konuştu.

“Muhafazakar toplum üzerinde ciddi anlamda bir baskı mekanizması oluşturuldu”

Aslan, 28 Şubat sürecinde İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü’ne başladığını ve o dönemde başörtüsü eylemlerinin kitleselleştiğini belirterek, şöyle devam etti:

“Bu dönemde direnişlerin sonucunda başörtüsü okullarda kısa bir dönem serbest bırakıldı. Kasım ayının başında okula geldiğimizde, polisin barikat kurduğunu gördük ve başörtülü öğrencilerin okula alınmayacağının ilan edildiğini öğrenmiş olduk. Hakikaten başörtü yasağının hem çok ciddi bir baskısı hem de aşağılayıcı bir ifadesi var. 28 Şubat, elbette ki sadece üniversitelerdeki yasaklardan ibaret bir süreç de değildi. Liselere de taşındı. Özelikle muhafazakar toplum üzerinde ciddi anlamda bir baskı mekanizması oluşturuldu.”

O dönem başörtüsü yasağı üzerinden verilen eylemlerin içerisinde olduklarını aktaran Aslan, “Hem okul içi etkinliklerde hem de okul dışı derneklerin, vakıfların, sivil toplum örgütlerinin yapmış olduğu etkinliklerde aktivist olarak görev aldık. Bu süreçte kendiliğinden gelişen bir şey olarak, baktım ki ben elimde megafonla direniş marşları, ezgileri okuyorum. Müslüman sanatçıların 1990’lı yılların öncesinde ve sonrasında üretmiş olduğu eserleri seslendiriyorum. Bu böyle bir süre devam etti. Ondan sonra mitinglerde sahne almaya başladım. Böyle olunca arkadaşların önerisiyle bir enstrüman öğrenmeye de yönlendirildim ve gitara başladım.” dedi.

“Grup Yürüyüş, 28 Şubat’a karşı gösterilen tepki sürecinde ortaya çıktı”

Mehmet Ali Aslan, bu süreçte öğrenci evinde sanata eğilimli ve enstrüman çalan arkadaşlarıyla birlikte Grup Yürüyüş’ü kurduklarını söyleyerek, şu bilgileri verdi:

“Grup Yürüyüş, bizzat 28 Şubat’a karşı gösterilen tepki sürecinde ortaya çıktı. O yüzden Grup Yürüyüş ismi de oradan gelir. Yani yürüyüşlerin içerisinden doğan bir topluluktu. Bundan sonra bağımsız konserler vermeye başladık. Okul önlerine gittik. O dönemde okullara girmemiz yasaktı. Yani herhangi bir üniversitede konser vermemiz mümkün değildi. Zaten Müslüman öğrencilerin kulüp adı altında örgütlenmesine dahi izin vermeyen üniversite yönetimleri vardı. Yani Türkiye’nin her tarafında dindarlara kurulan baskı, ağır bir şekilde karşımıza çıkıyordu. O dönemde yaptığımız etkinliklerle ilgili bedel ödemek durumunda kalıyorduk.”

İstanbul Üniversitesi rektörü Kemal Alemdaroğlu ve rektör yardımcısı Nur Serter’in görev yaptığı dönemde defalarca disiplin soruşturmasına maruz kaldığını dile getiren Aslan, şunları anlattı:

“Başörtüsü, Filistin, Irak ile ilgili etkinliklerin yanı sıra formasyon haklarımız gibi hiçbir siyasi-ideolojik kapsamda olmayan etkinliklerimizde dahi disiplin soruşturmasına maruz kalıyorduk. Birkaç kez uzaklaştırma cezası aldım. Okulum uzadı, uzaklaştırma cezaları sebebiyle formasyon başvurum kabul edilmedi ve haliyle KPSS’ye girip öğretmen olma şansım engellenmiş oldu. Farklı ideolojik kulvarda olan öğrencilerin yaşadığı sıkıntılar ve haksızlıklarla ilgili de etkinlikler yaptık. Hatta bunlardan birinde ana dilde seçmeli ders talebine destek verdiğim için yine uzaklaştırma cezası aldım. Okuldaki soruşturmaların yanı sıra dışardaki etkinliklerimiz de yargı kıskacı altındaydı. Herhangi bir saldırganlık, hakaret, taşkınlık vesaire söz konusu olmamasına rağmen sırf muhalif duruşumuz ve sistemin zulümlerini protesto etmemiz yüzünden defalarca gözaltı ve mahkeme süreci yaşadım.”

“Başörtüsü direnişini anlatan eserler yaptık”

Aslan, 2010’lardan sonra hayal edemedikleri bir sürece geçtiklerini, artık kendi marşlarını üniversite öğrencileriyle birlikte özgürce okuyabildiklerine dikkati çekerek, halen üniversite sahnelerinde bu şaşkınlığı yaşamaya devam ettiklerini ifade etti.

Postmodern darbe döneminde yapılan haksızlıklara ve zulümlere karşı yaptıkları çalışmalarla “nasıl ayakta durabiliriz” sorusuna cevap vermeye çalıştıklarına işaret eden Mehmet Ali Aslan, şöyle konuştu:

“Başörtülü okuma hakkı ve diğer alanlardaki haklarımızı elde edene kadar vazgeçmeyeceğiz diye bir inancımız vardı. Bu yüzden sürekli meydanlardaydık. Bu yüzden bu inanışımız, düşüncemiz sanatımıza da yansıdı. Bir estetik değeri yakalama gayreti içerisindeyken aynı zamanda verdiğimiz mesajın da bir gerçekliğe tekabül etmesini istedik. Bu anlamda grup olarak başörtüsü direnişini anlatan eserler yaptık. ‘Başörtüsü Şarkısı’, ‘Başörtüm’ ve ‘Meydanlar’ adlı eserlerimiz oldu.”

Aslan, sürecin devamında yasaklara ve zulümlere karşı Kur’an’la direnmeyi anlatan “Allahu Ekber” adlı bir eser kaleme aldıklarını aktararak, “Birçok eserimizde o dönemle alakalı işaretler, izler vardı. Böyle olunca Grup Yürüyüş meydanlarla bütünleşti. Meydana hitap eden, meydanlara çağıran bir sanat icra edince birçok yerde meydanlardan gelen, meydanlardan doğan grup olarak nitelendirildik. Yani o dönemde varlığımızın yanı sıra sanatımızla da direnmiş olduk.” ifadelerini kullandı.

“Biz hakikate şahitlik yapmak istiyoruz”

Grup Yürüyüş’ün sadece Türkiye sınırları içerisindeki yaşanmışlıkları ve gerçekliği değerlendirmeye çalışan bir grup olmadığını, geniş bir coğrafyayı takip ettiklerini vurgulayan Aslan, şunları söyledi:

“Müslüman olduğumuzu ifade ediyoruz. Haliyle de farklı coğrafyalardaki Müslümanlarla da irtibatlıyız. Onları kardeşlerimiz olarak gördüğümüz için, onların meselelerini de kendi meselelerimiz olarak görüyoruz. O dönemde 28 Şubat süreciyle ilgili eserler yaparken aynı zamanda Filistin ile, Irak işgali ile ilgili anti Amerikan eserlerimiz oldu. Ondan sonra Afganistan, Çeçenistan da bir şekilde eserlerimize yansıdı. Türkiye’deki başka meseleleri de ele aldık. Mesela ilk albümümüzde sokak çocuklarını, sorunlarını işledik. Daha sonra Kürt sorununu işledik. Hislendiğimiz, bir şeyler yapılması gerektiğini düşündüğümüz meseleleri sanata taşımaya çalıştık. Fakat 28 Şubat sürecini, tabii ki bugünden ayırmak gerekiyor.

Bizim bir müzik tarzımız, bir duruşumuz var ve bu duruşu bozmamaya çalışıyoruz. Bu duruş konjonktürden konjonktüre değişen bir duruş değildir. Üslup değişebilir, tavır değişebilir ama duruş değişmez. Bizim duruşumuz nedir? Biz hakikate şahitlik yapmak istiyoruz. Biz anın tanıklığını yapmak istiyoruz. Biz Müslümanlar olarak erdeme, merhamete, adalete, özgürlüğe çağırı yapıyoruz. Haliyle bu hangi aşamada, hangi süreçte olursa olsun değişmeyecek bir unsurdur. İslam coğrafyasında sorunlar hala devam ettiği için, bizim de o sert, o direnişe çağıran üslubumuz eserlerimizde devam ediyor. 28 Şubat’ta bir darbe süreci vardı. Çok baskı ortamı vardı. O baskı ortamına karşı bir varlık mücadelesi veriyorduk ve eserlerimize bu yansıdı. Bugün nispeten daha görece daha özgür bir ortamdayız ama şahit olduğumuz, görebildiğimiz bir takım elbette ki hak, hukuk, adalet konusunda bir takım sıkıntılar, sorunlar var. Bunları görmezden gelemeyeceğimizi düşünüyoruz. Sürecin güzelliklerini desteklemekle birlikte yanlışlarına da eserlerimizle cevap vermeye çalışıyoruz.”

“Sanatçı hakikatin, doğrunun, adaletin, merhametin yanında durmalıdır”

Aslan, grup olarak son albümlerinde “Adalet Senfonisi” adlı bir esere imza attıklarını söyleyerek, “Bugün daha özgür olduğumuzu düşündüğümüz bir toplumda, ortaya çıkan belli başlı sorunları işlemeye çalışıyoruz. Aslında ‘sanatçı muhalif olmalıdır’ şeklinde bir klişe var. Bu doğru bir şey değil. Sanatçı hakikatin, doğrunun, adaletin, merhametin yanında durmalıdır. Çünkü her şartta muhalif olmak sizi karamsar kılıyor. Eğer yanlışlıklar, sıkıntılar, sorunlar, haksızlıklar, zulümler varsa sanatçı bunun karşısında durmalıdır. Bunları sanatıyla dillendirmesi gerekir.” değerlendirmesinde bulundu.

​​​​​​​28 Şubat’ın unutulmaması gereken bir süreç olduğunun altını çizen Aslan, “Unutursak yeniden böyle süreçlerin yaşanması kaçınılmaz oluyor. O yüzden farkında olmak, bilinçli olmak tekrardan bu tarz süreçlere izin vermemek için uyanık olmak gerekiyor. Bu noktada 15 Temmuz darbe girişimi bizim için güzel bir sınav oldu. Belki böyle bir sürece gidebilirdi. Ama Elhamdülillah halk topyekun bir şekilde direnerek bu darbe girişimini engelledi.” şeklinde konuştu.

Aslan, Malcolm X’in 56. vefat yıl dönümü 21 Şubat’ta da “Siyah İnci” adlı eserini solo olarak dinleyicilerinin beğenisine sunduğunu dile getirerek, sözlerini şöyle tamamladı:

“Malcolm X’, ABD’de doğmuş, büyümüş bir insan. Afrika kökenli, ama şehadetinden 56 yıl sonra Türkiye’den birileri onun için eser üreterek sanatla, müzikle onu anıyorlar. Buna dikkat çekmek istiyorum. Bu gerçekten o muazzam İslam kardeşliğinin bir sonucu. Biz bunu en güzel şekilde Malcolm X’in hayatında gördük. Çünkü Malcolm X, çocukluğundan beri ABD’de de siyahilere karşı uygulanan ırkçı zulümlerden mustarip olmuş, büyük mağduriyetler yaşamış. Birçok akrabası öldürülmüş. En son babası da ırkçı saldırganlık sonucu katledilmiş. Bütün ailesi parçalanmış, dağılmış. Yani ırkçılığı iliklerine kadar hissetmiş birisi olarak, arayışlarla çırpınışlarla bir noktaya gelen ve en son İslam kardeşliğinin o muazzam örnekliğine şahit olan bir kişi. Bu noktada onun Hac gezisinden sonra karşılaşmış olduğu kardeşlik tablosunun belki bir devamıdır, bizim yaptığımız eser. Onun karanlıktan aydınlığa doğru çırpınışlarının sonucu gelmiş olduğu değerli noktaya dikkat çekmek istedik. Kardeşliğimizin de vefa borcu olarak bu eseri yaptık.”

Share on facebook
Facebook
Share on twitter
Twitter

Daha Fazla Haber

ANKARA (AA) – Oktay, Twitter’dan, Türk siyasi tarihine “postmodern darbe” olarak geçen 28 Şubat sürecinin, 24’üncü yılı dolayısıyla paylaşımda bulundu.

Fuat Oktay, “28 Şubat bildirisi, yakın siyasi tarihimize düşürülmüş kara bir leke, temelinde yatan zihniyetle birlikte yok edilmesi gereken bir milli irade suikastıdır. Demokrasiyi gerçek anlamda işler hale getiren Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’miz ve daha fazla demokrasi ve özgürlük hedefleyen sivil anayasa çalışmamızla hiçbir vesayete geçit vermedik, vermeyeceğiz.” ifadesini kullandı.

İSTANBUL (AA) – Türk siyasi tarihinde “postmodern darbe” olarak bilinen, dönemin Başbakanı Necmettin Erbakan’ın istifasını getiren, bin yıl süreceği iddia edilen ve “demokrasiye balans ayarı yapıldı” şeklinde lanse edilen 28 Şubat’ın üzerinden 24 yıl geçmesine rağmen toplumsal, siyasal ve hukuksal alanda oluşturduğu darbeler hala zihinlerde tazeliğini koruyor.

28 Şubat’a giden süreci AA muhabirine değerlendiren dönemin Başbakan Yardımcısı Tansu Çiller, 1995’in sonlarına doğru ekonomik sıkıntıların, terörün tırmandığını hatırlatarak, “kartel” olarak nitelendirdiği medya ile Gümrük Birliği’nden rahatsız olan iş dünyasının kendisine karşı bir klik oluşturduğunu söyledi.

Çiller, bütün bunların yanında Refah Partisinin İstanbul dahil birçok belediyeyi almış olmasından bir rahatsızlık oluştuğunu vurgulayarak, şunları anlattı:

“Refah Partisinin gelmesi istenmiyordu. Bunun için adeta bir strateji oluşturuldu. Dendi ki, ‘Anavatan ile Doğru Yol bir koalisyon kursun, hangisi daha yüksek oy alırsa başbakan o partiden olsun ki Refah Partisi ile koalisyon olmasın. Bu Türkiye’nin lehinedir ve bizim desteklediğimiz budur.’ Bunun üzerine çalışıldı. Bütün baskılar bizim Anavatan Partisi ile koalisyon kurmamız içindi. Darbelerin, merkez sağı nasıl böldüğünü görmüştüm. Bu nedenle Anavatan Partisi ile koalisyon kurmak ve sağı birleştirmek istiyordum. Daha fazla milletvekilimiz olmasına rağmen feragat ettik ve başbakanlığı Anavatan Partisi’ne verdik ve bir azınlık hükümeti kurduk. Ancak tavanda yapılan birleşmenin, taban ve teşkilatlar tarafında da kabul edilmesi gerekiyordu. Ancak tabanda iki parti arasında bütünleşme sağlanamadı. İki sağ partiyi birleştirmek istesem de yapılmasının zor olduğu çok açıktı. Anayol Hükümetini kurmanın önemli bir misyon olduğunu düşündüğüm için milletimin önünde, ‘Refah Partisi ile hükümet kurmayacağım.’ demiştim ve çok da samimiydim. Ancak işlemeyince, Refah Partisi ile bir koalisyon kurduk.”

“Bana ve Erbakan’a ‘Asker ayakta’ mesajları iletildi”

Tansu Çiller, Refah Partisi ile koalisyon kurulmadan önce çeşitli uyarılar, tehditler geldiğini dile getirerek, “Sayın Cumhurbaşkanı Demirel tarafından bana ve Sayın Erbakan’a ‘Asker ayakta’ şeklinde mesajlar iletilmeye başlandı. Hatta bu tehditler öyle boyutlara geldi ki evlatlarım, ailem hedefteydi. ‘Ne yapacaksanız bana yapın, ipim cebimde’ dedim.” şeklinde konuştu.

“Refahyol Hükümeti’nin laiklik karşıtı eylemleri desteklediği algısı yayıldı”

Refah Partili bir belediye başkanı tarafından düzenlenen Kudüs Gecesi’nin ardından Refahyol Hükümetince o başkanın derhal görevden alındığını, gecede laiklik karşıtı konuşma yapan İran Büyükelçisinin ve İstanbul Başkonsolosunun sınır dışı edildiğini hatırlatan Çiller, buna rağmen Refahyol Hükümeti’nin laiklik karşıtı eylemleri desteklediği algısının yayıldığını kaydetti.

Bu algı üzerine kendisi de darbelerden büyük zarar gören dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’e gittiğini vurgulayan Çiller, şöyle konuştu:

“Demirel’in bize destek olacağını düşündüm ve kendisine, “Bu hükümetin laiklik karşıtı hangi eylemini görüyorsunuz?’ diye sordum. Tam biz bu konuyu görüşürken Sincan’dan tanklar geçti. Sayın Demirel’e, ‘Sincan’dan tanklar geçiyor, eğer bu hükümete bir uyarı ise bunun yasal bir dayanağı yoktur ve bir işlem yapılmak zorundadır. Bunun için de Devlet Denetleme Kurulunun (DDK) konuyu araştırması ve yasal süreci başlatması lazım.’ dedim. Kendisi ise bana ‘Komuta zincirini bir daha bozdurmam. Sen Güreş Paşa’yı bir defa aldın, komuta zinciri bozuldu, senin aklında ne olduğunu biliyorum. Bu komuta zincirini bozdurmak doğru olmaz’ dedi. Zira ben komutanları almaktan bahsediyordum. Bunun üzerine Sayın Erbakan’a gittim. Kendisi çok kibar ve zarif bir insandı. Millete hizmeti öncelikli hedef olarak almıştı. Her geldiğinde darbe oluyordu ve milleti mağdur etmek istemiyordu. Askerle uzlaşmak istiyordu. Kendisine, ‘Bunu teftişe götürelim, yasal bir dayanağı yok’ dedim. O ise bana, ‘Bunu abartmadan geçirelim, askerler bizi severler, ülkeye de iyi hizmetlerimiz oluyor. Bu hizmetler sekteye uğramasın.” diye cevap verdi. Biz bu işi geçiştirdik ama geçiştirmeyle kapanacak bir konu değildi. Asker, ülkenin ve benim göz bebeğimdir ancak bazı şeylere de ‘dur’ demek gerekir.”

“Erbakan, iktidar olmayacak, olursa da bir şekilde durdurmak gerekecek”

Çiller, o dönemde kurulan Batı Çalışma Grubu’na değinerek, “Bu fişlenme bilgisi bize gelince ilk olarak Sayın Erbakan ile görüştük sonra konuyu Sayın Demirel’e ilettik. Bunun bir darbenin hazırlığı olduğunu belirterek, araştırılmasını ve konunun DDK tarafından ele alınmasını, gerekirse ondan sonra Genelkurmaya gönderilmesini dile getirdim. Sayın Demirel, ‘Asker zaten ayakta’ dedi. Sayın Erbakan da bir uzlaşma arıyordu. Ama buna rağmen Sayın Demirel, konuyu hemen Genelkurmay’a gönderdi. 28 Şubat sürecine bakıldığında abartılar varsa bile zamanın ruhuna bu senaryo yazıldı. Yani Sayın Erbakan, iktidar olmayacak, olursa da bir şekilde durdurmak gerekecek.”diye konuştu.

Tansu Çiller, Necmettin Erbakan’ın istifasının ardından hükümeti kurma görevinin kendisine değil de Mesut Yılmaz’a verilmesini o dönemde bir “Çankaya darbesi’ olarak nitelendirdiğini anımsatarak, şunları söyledi:

“Bu durum, ‘bizi üzmedi’ desem doğru olmaz. Mesut Yılmaz’a görev verilince bize geldi ve ‘Ben başbakan olmayabilirim, sen olabilirsin’ dedi. ‘Kim istiyor bizim koalisyonumuzu?’ diye sorduğumda, omuzlarını gösterdi yani apoletliler demek istedi. Kendisine ‘Milletin olmadığı bir yerde ben olmam’ dedim. Anasol-D hükümeti kuruldu sonunda. Bizim koyduğumuz adla, ‘Derleme Toplama Partisi’ ile mecliste milletin iradesi ile oluşmuş çoğunluk azınlık haline getirildi, azınlık bir güç tarafından çoğunluk haline getirildi. Bir hükümet, hükümet edemez hale getiriliyor bu aslında darbenin tanımlarından bir tanesi. Bunu eğer kelepçe ile yaparsanız bu darbenin ta kendisi. Eğer bunu korku imparatorluğu, şantaj ve baskı ile kanırta kanırta yaparsanız, bunun adı da darbedir. Milletin şuurunda ipe yürüyen bir Başbakanın son bakışı vardır. O bakış aslında yakın dönem siyasetin ve siyasetçinin şuurunda saplanmış bir hançerdir. O korku refleksi vatandaşta da vardır. ‘Darbe geliyor, askerin dipçiği geliyor’ algısı. Bu korku mecliste ve millette çok yaygın bir biçimde vardı. Milletvekilleri, ‘Refahyol’dan ayrılmazsak aynı şeyler bizim de başımıza gelecek’ korkusunu çok ciddi biçimde hissetmişti.”

Millet, AK Parti iktidarına şans verdi ve onlar da darbeleri bitirdi”

Çiller, tankların Sincan’da yürümesinin ardından Necmettin Erbakan ile aralarında geçen konuşmayı şöyle aktardı:

“Sayın Erbakan’a tavsiyem, “Biz, Genelkurmay Başkanı’nı ve kuvvet komutanlarını derhal görevden almalıyız’ şeklinde oldu. O da, ‘Cumhurbaşkanı bunu imzalamaz’ dedi. Ben de ‘İmzalamasın ama tarih önünde bunu yapalım. Millete bunu anlatalım.’ dedim. Sayın Erbakan, Meclis’ten seçim de çıkmayacağını belirterek, ‘Bizi kapatırlar’ dedi. Oysa zaten süreç başlamıştı. Ekonomi iyi gidiyordu yaklaşık yüzde 8 büyüme elde etmiştik, o yüzden Erbakan, ‘Sen başbakan ol ben istifa edeyim’ dedi. Oysa Refahyol Hükümeti devam etseydi bu bir hizmet kervanı olacaktı. Refah Partisi ile uyum içinde çalışıyorduk. En muhafazakar kesimden en büyük demokratik açılımlar çıkıyordu. Bu ne kadar büyük bir uzlaşmayı, ayrışmadan bütünleşmeyi getirecekti. Bütün bunları Türkiye bir darbe ile kaçırmıştır.”

Tansu Çiller, 28 Şubat’ın bir koalisyon olduğunu, bu koalisyonun, medya, STK, iş dünyası, siyaset ve askeri ayağının bulunduğunu ve Amerika’nın, PKK’nın kurucusu terörist elebaşı Abdullah Öcalan’ı Bülent Ecevit’e teslim etmesiyle dış ayağının da görüldüğünü dile getirdi.

28 Şubat sürecinin ardından ülkenin ekonomik anlamda ağır bedeller ödediğine vurgu yapan Çiller, “28 Şubat’ın ardından batan bankalar, Türkiye’yi büyük krize soktu. Bu krizin maliyeti 291 milyar dolar. Bunları, gençlerimiz darbelerin maliyetini anlasın diye anlatıyorum. Bugün gençliğin en önemli sorunu işsizlik. Bu 291 milyar dolar ile gençlerimizin işsizlik sorununu çok büyük ölçüde çözebilirdik. Mağdur edenler ve mağdur olanlar hepimiz aynı platformda buluşup, demokrasinin evrensel değerleri üzerinde anlaşabilirsek, ülkemizi sadece muasır medeniyetler seviyesine çıkaramayız aynı zamanda bu ülkeyi büyük bir aşamadan geçiririz. Nihayet millet ne yaptı? Bizleri tasfiye etti ve AK Parti iktidarına şans verdi ve onlar da darbeleri bitirdiler. Vesayet dönemini bitirdiler. Şimdi bize düşen yine demokrasinin yüksek platformunda birleşmek burada, herkese yer var. Darbeleri, vesayet dönemini bitirdik ama henüz birleşmedik, topyekun birleşmeyi yine burada yapabiliriz. Çünkü hepimiz için tek bir Türkiye var.” değerlendirmesinde bulundu.