Sezaryendeki anestezi doğum sonrası depresyon riskini artırıyor

ANKARA (AA) – Sezaryen yöntemiyle doğumda verilen anestezi, hastanede tedaviyi gerektiren doğum sonrası depresyona yakalanma riski ile kendi kendine zarar verme ve intiharla ilgili düşünceleri artırıyor.

“Journal of Anesthesia ve Analgesia” isimli dergide yayımlanan araştırmaya göre, ABD’deki Columbia Üniversitesinde görevli araştırmacılar, çalışma kapsamında New York’taki devlet hastanelerinde 2006 ila 2013 yıllarında sezaryen ile doğum yapan 428 binden fazla kadının taburcu kaydını inceledi.

Araştırmacılar, bu doğumlardan yüzde 8’inin genel anesteziyle yapıldığını kaydetti. Bunların yüzde 3’lük kısmı olan 1158’inin doğum sonrası ağır depresyon nedeniyle hastaneye yatırıldığını aktaran araştırmacılar, bunların da yüzde 60’ının hastaneden ilk taburcu edildikten yaklaşık 164 gün sonra tekrar hastanede tedaviye alındığını ifade etti.

Araştırmacılar, genel anestezinin lokal anesteziye göre, doğum sonrası depresyonu yüzde 54, intiharla ilgili düşünceleri ve kendi kendine zarar verme riskini de yüzde 91 artırdığı sonucuna ulaştı.

ABD’de son 15 yılda doğum sonrası depresyon oranı 7 kat arttı ve her yıl 550 bin civarında vaka kaydediliyor.

Muhabir: Büşra Selvi Öğütcen

Share on facebook
Facebook
Share on twitter
Twitter

Daha Fazla Haber

İSTANBUL (AA) – Dijital çağın en yaygın iletişim araçlarından olan sosyal medya platformlarının kullanımını her geçen gün artıyor. Online istatistik portalı Statista verilerine göre, dünyada aktif internet kullanıcı sayısı 4,66 milyar kişiye ulaşırken, aktif sosyal medya kullanıcı sayısı ise 4,22 milyar kişiye ulaştı. Sosyal medya kullanımı her geçen gün artarken, sosyal medya bağımlılığı ve sosyal medya kaynaklı depresyon gibi sorunlardaki artış da dikkati çekiyor.

Sosyal medya kaynaklı depresyon sorunu ile ilgili AA muhabirine açıklamalarda bulunan İstanbul Medipol Üniversitesi Psikolojik Danışmanlık Biriminden Uzman Klinik Psikolog Sevilay Sitrava, çoğunluğun yapıp ettiklerinin insanların karar verme süreçlerinde etkili olduğunu söyledi.

Sosyal medyanın rolüne değinen Sitrava, “Hele ki günümüz şartlarında, ilişki, sevilme, beğenilme, tercih edilme gibi kavramların sosyal medya üzerinden yaşandığını düşündüğümüzde, görünür çoğunluğun nasıl güzel olmaya çalıştığını takip etmek kaçınılmaz oluyor. Tabii bu çok ikircikli bir durum. Bir yandan öteki insanların neleri tercih ettiği yol gösterici oluyor. Ancak öte yandan, kişinin kendi bireyselliğinin de önünü geçme riski taşıyor.” diye konuştu.

Sosyal bir çevrede yaşarken diğer insanlarla etkileşimin çok kıymetli olduğunun altını çizen Sitrava, ilişki kurarak, etkileşim halinde olarak insanların kendilerini hem keşfetme şansı edindiklerini hem de birçok yeni bilgi öğrenebildiklerini belirtti. Sitrava, “Ancak bir yandan da bunu yaparken kişinin kendi duygusuna, düşüncesine, beklentilerine ne kadar temas ettiği ve bunlara ne kadar sahip çıktığı soruları akla gelir. Eğer kendi duygusundan, düşüncesinden mesafe almışsa, kendinden uzaklaşmışsa, o zaman biz bu etkileşimin çok da yararlı değil, ancak yıkıcı tarafını görürüz. O nedenle de, kadınların özellikle kendisinden uzaklaştığı, çoğunluk gibi olmaya çalıştığı, ancak bunu yaparken kendisine ne kadar uyumlu olduğu tartışılır hale gelmiştir.” şeklinde konuştu.

“Kendini fiziksel olarak değiştirmeye çalışma çabasının da bir anlamı olmak zorundadır”

Sosyal medyada kendisini kusursuz bir şekilde güzel olarak göstermeye çalışan insanların çokça takip edildiğini belirten Sitrava, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Filtrelerle, cerrahi operasyonlarla insanlar gerçekte var oldukları durumdan, başka bir durumda var oluyor. Buradaki iki önemli mesele tam da bunlar; gerçekte nasıl var olduğu ve aslında nasıl olmak istediği. Birincisi gerçek olan, somut olan. İkincisi ise, hayalinde olan. İnsanların kendilerinde beğendikleri yanları olabileceği gibi, beğenmedikleri tarafları da olabilir. Bu gayet anlaşılır bir durumdur. Ancak bu kendini fiziksel olarak değiştirmeye çalışma çabasının da bir anlamı olmak zorundadır. Kendini iyi hissetmeme, kendini daha güzel hissetmek isteği, daha çok beğenilme arzusu, daha çok takdir görme beklentisi olabilir. Buradaki amacın ne olduğu, bu durumun ne kadar sağlıklı ya da sağlıksız olduğunu gösterir bize.

Eğer kişinin kendisini değiştirme, filtreleme, ya da ameliyatla kendinde farklılıklar yaratmayı isterken, zihninde kendisine değil de, bir öteki insana öncelik veriyor ve onun/onlar tarafından beğenilme arzusuyla yapıyorsa, bu bizim için sağlıksız bir durumu işaret eder. Çünkü kişi bunları yaparken, beğenilmeme, sevilmeme, tercih edilmeme kaygısından yapıyor demektir.”

“Kişi, kendi zihninde ne düşündüğüne değil, öteki insanların ne düşündüğüne odaklanır”

Bu tarz kişiliklerin kendi istekleri yerine, öteki insanların zihnini okumaya çalıştıklarını anlatan Sitrava, “Bu öteki insanla dediğim, kendi etrafında olan arkadaşları, sosyal çevreleri olabilir, ya da sosyal medyada takipçi sayısı fazla olan insanlar da olabilir. Yani, bir şekilde çoğunluğun ne yaptığı önemli hale gelir. Kişi, kendi zihninde ne düşündüğüne değil, öteki insanların ne düşündüğüne odaklanır. Kişi, kendini nasıl gördüğünde mutlu olduğuna değil, öteki insanların nasıl beğenildiğine dikkat çekmekten, kendisinin de aynı şekilde olursa beğenileceğine dair inanç geliştirir. Kişi böylece maalesef giderek kendisinden uzaklaşır. Kendi duygusundan, kendi önceliklerinden, kendi isteklerinden mesafe almış olup, artık kendini tanımaz hale gelir. Bu aslında ne kadar da ürkütücü bir durum. Kişi bir bedenin içinde yaşıyor, ancak o bedene sahip olan iç dünyayla temas halinde değil. Onun yerine, ötekilerin ne düşündüğü ve ne hissettiğiyle ilgilenmekten kendisini alıkoyamıyor. Günün sonunda tabii ki de psikolojik sıkıntıların görülmesi kaçınılmaz.” yorumunda bulundu.

“Kişi, kendi bedenine bir ötekinin gözünden, kendisine yabancılaşmış oluyor”

Bu durumun sevilmeme, beğenilmeme kaygısından kaynaklandığını tekrar vurgulayan Sitrava, bu kaygılı olma haliyle baş edebilmek için insanların kendilerine filtre koyduklarını ya da kendilerini cerrahi operasyonla değiştirdiklerini belirtti. Sitrava, şunları söyledi:

“Ama sonra kaygıları gideriliyor mu? Maalesef hayır. Bundan sonra, başka kaygılar beliriyor. Kişi, kendi bedenine bir ötekinin gözünden, beklentilerinden, tercihlerinden bakarken, kendisine yabancılaşmış oluyor. Kendisinin iç dünyasına kulak vermez oluyor, çünkü beğenilen öteki insanlarla zihni meşgul durumda oluyor. Bu da adını koyamadığı, bir türlü anlam veremediği uykularından birden uyandığı, kalbinin hızla çarptığı, ellerinin heyecandan titrediği durumları yaşamasına sebep oluyor olabilir. Bunlar, kaygı bozukluklarının belirtileri. Ve kendisine yabancılaşmış insanların, kendi duygusuna, düşüncesine, beklentisine, önceliğine kulak vermeyen insanların sıklıkla yaşadığı psikolojik durumlardan birisidir.”

EDİRNE (AA) – Trakya Üniversitesi (TÜ) Sağlık Bilimleri Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Sedat Üstündağ, AA muhabirine yaptığı açıklamada, kronik böbrek yetmezliği hastalığının dünya genelinde hızlı şekilde arttığını ifade etti.

Böbrek hastalıklarının fazla bulgu ve belirti vermediği için erken evrede tanı konulamadığına dikkati çeken Üstündağ, “Eğer gece idrara çıkıyorsanız böbrek hastası olabilirsiniz. Ödeminiz varsa, tansiyonunuz yüksekse, aneminiz varsa, idrarınız köpürüyorsa bu böbrek hastalığının ilk bulgusu olabilir.” dedi.

Türkiye’de böbrek hastalıklarının son yıllarda artış gösterdiğini anlatan Üstündağ, tehlike taşımadığı halde yapılan sezaryen doğumların en az diyabet ve hipertansiyon kadar risk faktörü olduğunu vurguladı.

Böbrek hastalığının insanın yaşam konforunu en çok bozan hastalıkların başında geldiğini belirten Üstündağ, şunları kaydetti:

“Ülkemizde şeker hastalarının sayısı artıyor. Diyabet, böbrek hastalığının en önemli nedeni. İkinci önemli neden hipertansiyon. Anne ve çocuk açısından hayati tehlike olmadığı halde zamanından erken sezaryenle yapılan doğumlar böbreğin gelişiminin en büyük düşmanı. Çünkü anne karnından doğum yapıldığında böbreğin işlev yapan hücrelerini yenileyemiyoruz. Dolayısıyla eğer karnından böbrek hücreleri açısından az sayıda ve zayıf böbrek hücresiyle doğarsak ileriki zamanlarda böbrek hastalığı fazlaca gelişiyor. Türkiye’de böbrek hastalığının bu kadar yaygınlaşmasında diyabet ve hipertansiyon kadar bu faktör de önemli bir yer tutmaktadır.”

“Kişi hayatı boyunca 1 kilogram ağrı kesici ilaç kullanırsa böbreği mutlaka etkilenir”

Prof. Dr. Üstündağ, böbrek hastalıklarının önemli nedenlerinden birinin de ağrı kesici ve benzeri ilaçların aşırı tüketimi olduğunu ifade etti.

İlaçların böbrek yapısına zarar verdiğini dile getiren Üstündağ, “Özellikle 30-70 yaş arası kadınlarda kullanımı çok sıktır. Böbrek yetersizliğine neden olan önemli durumdur. Kişi hayatı boyunca 1 kilogram ağrı kesici ilaç kullanırsa böbreği mutlaka etkilenir. Eğer 2-3 kilogram kullanırsa da böbrek yetersizliği hastaların büyük bölümünde gerçekleşir. Günde sadece 500 miligram ağırlığında bir tane ağrı kesici içseniz senede 200 grama kadar yaklaşır. 5 senede ise kritik olan değer aşılmış olur.” diye konuştu.

Üstündağ, Türkiye’de 83 binin üzerinde böbrek hastasının destek alarak yaşamını sürdürdüğünü belirterek, “En hafifinden en ağırına kadar tüm böbrek hastalarını baz alırsak Türkiye genelinde bu oran yüzde 15,7. Yani 11 milyondan fazla böbrek hastamız olması muhtemel.” diye konuştu.