Hollywood

Oyuncu Kaan Taşaner: Hollywood gibi bir markaya dönüşecek gücümüz var

İSTANBUL(AA) – Genç oyuncu Kaan Taşaner, yurt dışında Türk yapımlarının gördüğü büyük ilgiye ilişkin, “İngilizce karşılığı Hollywood olmuş, bizde karşılığı ne olur bilmiyorum ama markaya dönüşecek güce sahip olduğumuzu düşünüyorum. Evet işlerimiz satılsın ama bizim ana dilimizde sanat yapmamız gerektiğine çok inanıyorum. Buna televizyon işi de dahil.” dedi.

“Diriliş Ertuğrul”, “Fatmagül’ün Suçu Ne?”, “Kuzey Güney”, “Kayıp” ve “Mehmetçik Kutulamare” adlı yapımlarda canlandırdığı karakterlerle izleyicinin beğenisini kazanan, “Esaretin Bedeli” ve “Babamın Cesetleri” oyunlarında tiyatroseverlerle buluşan 41 yaşındaki oyuncu, tiyatro, sinema ve dizi çalışmalarını, oynadığı dizilerin yurt dışında gördüğü ilgiyi ve oyunculuk kariyerindeki gelişmeleri AA muhabirine anlattı.

Oyunculuk serüvenine nasıl başladığınızdan bahseder misiniz? Annenizin de oyuncu olduğunu biliyoruz. Annenizden dolayı mı oyunculuğa sevdalandınız ve genç yaşta tiyatro sahnelerine atıldınız yoksa henüz çocukken sizdeki o oyunculuk heyecanı farkedildi de mi desteklendi?

“Ben Antalya’da tiyatro yapmaya karar verdim. Daha doğrusu tiyatro yapmak isteyip istemediğimi henüz bilmesem de Reha Özcan’in oynadığı ‘Danton’un Ölümü’ oyununu izledim. İlk izlediğim oyundu ve çok büyülü gelmişti o ortam. Ben de o sahnede olmanın güzel olabileceğini düşündüm. Deneyimlemek istedim bunu. Her şey böyle başladı. Sonra tiyatro kurslarına katıldım. Derken annem de benden feyz aldı ve o da kurslara katılmaya karar verdi. Aslında ben ondan önce başlamış oldum tiyatroya. Fakat tabii ki bir şekilde genetik etkiler de vardır birbirimizi de desteklemişizdir. Böyle başladı oyunculuk ile ilgili sevdam.”

Bazı oyuncular çocukken, arkadaşlarıyla oyunlar oynarken taklit yapmaya başladıklarını söyler. Sizde de böyle şeyler var mıydı? Çocukluğunuzda arkadaşlarınıza taklitler yapıp, onları eğlendirmek gibi bir şeyler yapmanız söz konusu muydu?

“Oyun oynamak zaten insani bir güdü. Özellikle çocuklar için de yaşam kaynağı. Tabii ki ben de arkadaşlarımla oyun oynuyordum. Hani bazen oyunlarda baskın karakterler olur ve oyunun nasıl gideceğini yönlendirirler. Çocuklara baktığınızda da bunları görürsünüz. Galiba o, öz güveni yüksek çocuk olmanın verdiği cesaret ile hayatıma devam ettim ve galiba o öz güven beni sahneye attı.”

“İlk sahneye çıktığımdan beri sahne fobisini hiç hissetmedim”

Yetenek kadar öz güvenin de sağlam olması oyunculuğu herhalde etkiliyor. Böyle midir sizce?

“Aktör ve aktrislerin şu ikilemi yaşadığını çok gördüm; sosyal yaşamda öz güven problemi yaşasalar da insan içine çıkmakta zorlansalar da bazı insanlar kolaylıkla sahneye çıkabiliyor. Ya da sosyal ortamlarda çok cesur, açıkgöz insanları sahneye davet ettiğinizde tutulabiliyorlar. Bu ikisi gerçekten bambaşka dünyalar. Paralellik olsa da bazen çok ayrılabiliyor. Sosyopat bir insan sahnede çok rahat olabilir. Yahut da sosyal ortamda güçlü bir karakter, sahnede utangaç birine dönüşebilir. Çünkü söz konusu olan bir sürü gözün üstünüzde olması ve bunlar yabancı gözler. Sosyal ortamda tanıdığınız dostlarınızın, arkadaşlarınızın arasındasınız ve üzerinizde aynı baskıyı hissetmeyebiliyorsunuz ama sahneye çıktığınızda üzerinizdeki bütün gözler yabancılara ait. Bunun daha fazla baskısını hissedebiliyor olabilir insanlar. Ben açıkçası kendi adıma söyleyeyim; ilk sahneye çıktığımdan beri sahne fobisini hiç hissetmedim. Başkaları tarafından gözlemleniyor, eleştiriliyor olmak benim üzerimde baskı yaratmadı. Bir oyuncunun en temel ihtiyacı galiba bunlardan kurtulmak.”

Oyunculukta sizi yönlendiren izleyicilerin tavır ve hareketleri söz konusu mudur?

“Bu benim çok kişisel bir fikrim. Başkaları bu konuda ne düşünür bilmiyorum. Ama evet oyunu beğenmeyen birinin ama uygun bir anda, o saygıyı kaybetmeden; belki oyun arasında, oyunun düşük bir anında, oyunun da dengesini bozmayacak bir akılla, sükunetle seyir tarafını terk etme hakkı olduğunu düşünüyorum. Her oyunun alkışlanmaması gerektiğini de düşünüyorum. Yani bir şeyleri değerli kılmaya çalışırken, artık onu değersizleştirecek kadar kutsamakta anlamsız. Kutsal bir şeye bu sefer değer de biçemezsiniz. Değer üstü bir şeye dönüşür. Çok tehlikeli sınırları olduğunu düşünüyorum. Evet çok kıymetli bir meslek dalı bir yandan. Sanat hayatımızda olsun. Yeryüzünün en büyük nimetlerinden biri sanat. Fakat bir yandan da, mesela (izleyicinin) telefon çalar, oyuncu sahneyi bırakıp gider. İyi de askerlik değil ki bu, birinin hatasının bedelini herkes ödesin. Öyle bir noktada o seyirciyi dışarıya çıkarmak daha mantıklı olacaktır. Yani bizim de bu noktada bazen şirazemizin kaydığını düşünüyorum. Beğenmeyen biri, oyunu isteği zaman terk edebilir, istediği anda gitsin yani.”

Sizi Türk izleyicisi, genel anlamda “Fatmagül’ün Suçu Ne” isimli yapımla tanıdı. Dikkat çeken bir yapımdı. Sonraki işlerinizde de hep bir kalite vardı. Kabul ettiğiniz rolleri, önceden bir süzgeçten geçiriyor musunuz? Her rolü kabul etmeyen bir yanınız mı var?

“İyi bir işi belirleyen unsurlar o kadar fazla ki, bunun formülünü vermem mümkün değil. Öncelikle benim dikkat ettiğim şey, işimde benzemez olan bir şey yapmaya çalışıyorum hep. Söylediğiniz gibi o proje her şeyin başlangıcı oldu. Birçok riskleri de içinde barındırıyordu. Hala da tortuları vardır. Onun dışında devam eden işler de kendine has işler oldu. Bazıları beklediğimden çok daha büyük uluslararası etkilere ulaştı. Bunları benim öngörmem mümkün değil aslında. Ben sadece senaryoyu okuyup, diğer işlere ne kadar benzemez olduğuna bakıyorum. Ne kadar renk katabileceğine, benim için doneler sunmuş olmasına dikkat etmeye çalışıyorum. Onun dışında yönetmeni, ışığı, kamerası, yapım ekibi yani o kadar çok unsur bir araya geliyor ki. Zaten bütün bunları benim kontrol etmem mümkün değil. Alanım da değil bir yandan. Ben onlara kendimi emanet etmek durumundayım. Ben kendi işimi o anlamda iyi yapmaya çalışıyorum. İyi bir okurum ben, işimden dolayı çok fazla tiyatro eseri okuduğum için. Bu bazen televizyon sektöründe sizi zorluyor da. Çünkü belli standartlar ve beklentiler var televizyonda. Sizin de bakarken, okurken o standartları iyi anlayıp üstten bakmıyor olmanız lazım senaryoya. O zaman içinden çıkamayacağımız bir eleştiri dünyasının içinde kaybolur gideriz. O dengeleri korumaya çalışıyorum. Metin olarak, bir tiyatro oyunundan beklediğim kriterlerle bir senaryodan beklediğim kriterler bir değil. Bu farkları ayırt ettikten sonra işiniz daha kolay oluyor diye düşünüyorum. Şimdilik fena gitmedi. Bundan sonra nasıl olur bilmiyorum. Ne kadar özel bir iş gelir, ne kadar ben onun içinde var olabilirim bilmiyorum ama buna özen gösterdim hep.”

“Televizyon işinde zaman mevhumunun nasıl ortadan kalktığını anladım”

Oynadığınız yapımlar, özellikle yurt dışında büyük ilgi görüyor. Özellikle Fatmagül’ün Suçu Ne? dizisinin Türkiye’de gösteriminin üzerinden uzun zaman geçse de yurt dışında halen hakları çok satıyor. Bir de pandemi döneminde Türk dizilerine yurt dışından yoğun bir ilgi olduğu bilgisi var. Bize bunları değerlendirir misiniz?

“Sürprizlerle dolu bir şey. Biz aslında biraz içe kapalı yaşıyoruz. Teşekkür ederim bu soruyu sorduğunuz için. Birilerinin ilgi alanına girip bu soruyu sormuyorsa, bazen bilmiyoruz. Malumunuz içinde olduğumuz sektör reklam, medya, televizyon, bunların hepsi birbiriyle örüntülü çalışan mekanizmalar ve formülleri çok karmaşık. Bunları anlamak çok uzun zaman alıyor. Şöyle örnek verebilirim. Televizyon işinde olmaya başladıktan sonra zaman mevhumunun nasıl ortadan kalktığını anladım. Çok enteresan tecrübeler yaşattı bana.

Bir gün “Diriliş Ertuğrul” dizisinin çekimlerini yapıyoruz, sanırım ikinci sezon. Ben o zamanlar daha kiloluyum, sakallarım çok uzun, beden dilim, tavrım değişmiş, üzerimde kürkler var. Bambaşka dünyaya ait bir adamım. 4-5 yıl önceydi. Menajerimden bir haber geldi; Latin Amerika’da “Fatmagül’ün Suçu Ne?” dizisini izleyen seyirciler arasında bir yarışma düzenliyorlar ve kazanan iki seyirci benimle görüşmek üzere Latin Amerika’dan uçakla Türkiye’ye gelecek, burada biz çekim ve röportaj yapacağız. O iki hayrana ben imzalı fotoğraf vereceğim. İyi de Fatmagül’de izledikleri adamla gelip görecekleri adamın hiç alakası yok. Onlar aslında zamanda beş sene öncesine bakıyorlar izlerken. 2010 yılında yapılmıştı sanırım o dizi. Şu an üzerinden 10 sene geçmiş. Sürekli mesaj alıyorum. Diyorum ki ben artık o adam değilim üzerinden çok şey geçti. Aynı şekilde Latin Amerika’da “Kayıp” dizisinin tanıtımı benim adım üzerinden yapılmış. Benim üzerimden yayınlanmaya başlamış çünkü “Fatmagül’ün Suçu Ne?” dizisinin çok büyük etkisi olduğu için. Yani Amerika kıtasını öyle keşfetmiş olduk. Orta Doğu tarafında Diriliş dizisinin müthiş bir etkisi var. Ama ben bu karakterlerin hep dışında bir insanım bir yandan da. Hem zamanda yolculuk hem de çoklu kişiliğe sahip biriymişim gibi oluyor. Çok keyif verici. Dünya genelinde çok etkisi var ama biz bazen burada olup bitenlerden haberdar değiliz yani.”

Sosyal medyayı aktif olarak kullanıyor musunuz?

“Çok aktif olduğum söylenemez. İyi bir kullanıcı değilim açıkçası. Çok fazla mesaj geliyor. Bazen caps alıp atıyorlar izledikleri işlerden. Özellikle pandeminin erken döneminde, Türk televizyonlarında da tekrardan dönmeye başlayan işler var. Onlardan ikisi de “Fatmagül’ün Suçu Ne?” ve “Diriliş Ertuğrul”, ‘Babam şunu izliyor. Ben bunu izliyorum.’ gibi mesajlar alıyorum.”

“Biz de başlı başına bir endüstriye dönebilecek güce sahibiz”

Yurt dışında Türk oyuncuların şansını nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu anlamda size de yurt dışından oyunculuk teklifi geliyor mu?

“Los Angeles’ta yaşayan bir yapımcı, aynı zamanda genç bir oyuncu, yakın zamanda bana Instagram üzerinden ulaştı ve sohbet ettik. Sağ olsun oyunculuğumdan övgüyle bahsetti. Genel olarak çok iyi olduğumuzu, Türkiye ve Avrupa’daki oyunculuk performanslarının Amerika’dakilere göre katbekat üstünde olduğunu düşündüğünü ifade etti. Hani ‘Biz bir isek siz beşsiniz.’ gibi bir övgüyle karşılaştım. Ama tabii ki bir yandan da o dilin anadiliniz olmaması söz konusu. Maalesef bu konuda başarılı olan çok az aktör ya da aktrisimiz var. Ben bir tek Haluk (Bilginer) ağabeyi biliyorum gidip iş yapan, İngilizceye çok iyi hakim olduğu için. Belki 3-5 kişi daha vardır, emin değilim, kimsenin hakkını yemeyeyim. O yüzden bu kavgayı da anlamsız buluyorum açıkçası. Biz de başlı başına bir endüstriye dönebilecek güce sahibiz.

İngilizce karşılığı Hollywood olmuş, bizde karşılığı ne olur bilmiyorum ama markaya dönüşecek güce sahip olduğumuzu düşünüyorum. Evet işlerimiz satılsın ama bizim ana dilimizde sanat yapmamız gerektiğine çok inanıyorum. Buna televizyon işi de dahil. Benim annem de altyazıyla dizi seyretmeye özen gösteriyor ama bu bir dil hayranlığından kaynaklanmıyor. Konuşma biçiminiz, sesi ifade etme biçiminiz, oyunculuk için en önemli şeydir. Hangi dili konuşursanız konuşun, sanat kendi anadilinde güzel. Özellikle sahne performansı açısından bahsediyorum. Mealen dinleyin beni ilgilendirmez ama performansın hakkını hissetmek istiyorsanız onu kendi dilinde dinlemeli, seyretmelisiniz. Dublajda ağlamak beni uzaklaştırıyor performanstan. O yüzden ben inatla kendi dilimde yapmaya devam edeceğim. Beni çok istiyorlarsa buyursunlar gelsinler buraya. Ben buradayım. Zaten bu inadı vermesi gerektiğini düşünüyorum sanatçının.

Bizim için birçok duyguyu açığa çıkarmak çok daha kolay. Dozunun kalitesini bilemem, değişir. Ama bu oryantali seyretmek yabancı bir şeye bakmak gibi, hoşlarına gidiyor diye düşünüyorum. Beden dilimiz, kendimizi ifade etme biçimimiz farklı. Sanırım o çok dikkatlerini çekiyor. Senaryo konusunda ne kadar farklıyız? Emin değilim, Öyle bir iddiamız olabilir mi bilmiyorum. Fakat insanlarımızın o oryantal yapısının çekici geldiğini düşünüyorum. Galiba o yüzden izliyorlar.”

Oyunculuk anlamında yeni projeler var mı?

“Evet kendim için özel projelerim, niyetlerim var. Şimdi söylersem büyüsü kaçar. Sahne ile ilgili değil. Tahmin ediyorum tiyatro oyunumuz devam edecek ama belirsiz. Bu kara bulutlar üstümüzden ne zaman kalkar Allah bilir. Tiyatro ile ilgili devam edip etmeyeceğine dair muallak durumdayız. Zaman zaman televizyon dizileri projeleri geliyor, okuyorum. O iş hiç belli olmaz, nasıl olacağı. Şu an yakın olduğum bir proje yok açıkçası. Bekliyoruz olup bitenleri, ne olacak diye.”

Pandemi sürecini nasıl geçirdiniz? Kendinize bir yatırım yaptınız mı?

“Kendime uzun zamandır yatırım yaptığımı o projeler ortaya çıkmaya başladıkça gördüm. Galiba geçen gün Engin Günaydın söylemiş; ‘Hayatımı pandemi olarak yaşadım.’ gibi bir şey. Biz biliyorduk onun öyle yaşadığını da kendinin fark etmesi iyi olmuş. O da sosyopat bir adam olduğu için zaten öyle yaşıyormuş. O anlamda benzer bir açıklama yapabilirim. Ben zaten magazinel bir insan değildim. Sürekli sokaklarda takılan, kalabalıkların içinde var olan bir adam olmadığım için nisbeten bu süreci atlatmak benim için daha kolay oldu ama toplumsal etkileri konusunda da içimi sıkan şeyler var açıkçası. Yani bütün insanlığın kaderini Dünya Sağlık Örgütü’ne emanet etmesini insan üstü bir delilik olarak görüyorum.”

Hollywood'un minik ünlüleri 'Türkiye' imzalı elbiseleri tercih etti

İSTANBUL (AA) – Dünyaca ünlü yıldızlar, yapımlardaki başarıları kadar gala ve ödül törenlerinin kırmızı halılarında hangi marka giysiyle yürüdükleriyle de konuşuluyor. Bu gecelerin ertesinde sanat dünyası, aktör ve aktrislerin oyunculuk performanslarını irdelerken, moda dünyası ise hangi giysinin sahibinin üzerinde en iyi durduğunu tartışıyor.,

Dünyanın en ünlü kişilerine markasını taşıyan bir elbiseyi giydirebilmek ise pek çok tasarımcının hayali. İşte bu hayal, 25 yaşındaki Türk girişimci Ata Sarı için kısa süre önce gerçek oldu.

Üniversite öğrenimi için ABD’nin Kaliforniya eyaletine giden Ata Sarı, mezun olur olmaz tekstil üzerine bir şirket kurmaya karar verdi. Bu sektörde ailesinin geçmişten gelen tecrübelerinden yararlanan Sarı’nın sadece kız çocuklarına yönelik satışını gerçekleştirdiği elbiselerin tasarımını ise annesi Mahinur Sarı yaptı.

Kurduğu markaya “Mama Luma” adını veren Sarı, 2 yıl önce Santa Barbara’nın merkezindeki Paseo Nuevo Alışveriş Merkezi’nde ilk mağazasını açtı. Bu mağaza markayı bir anda Kaliforniya’daki üst segment tasarımcı çocuk markaları arasına yerleştirdi. Markaya yönelik ilgi, ABD basınında yer almalarının ardından daha da arttı.

Ünlü yıldızlar markayı kendileri seçti

Ata Sarı’nın özel bir çabası olmadan NBC’nin ünlü dizisi “This Is Us”ın çocuk yıldızlarından Faithe Herman, 3. sezon galası, Ekran Oyuncuları Birliği (SAG) Ödül Töreni öncesi düzenlenen parti ve oynadığı “Shazam” filminin tanıtım etkinliklerine “Mama Luma” marka elbiseleriyle katıldı.

Netflix’te gösterilen “Freaks” filminin yıldızı Lexy Kolker, Paris ve Santa Barbara’da düzenlenen uluslararası film festivallerinde “Mama Luma” markasını tercih etti.

Dance Moms adlı televizyon programının yıldızı Pressley Hosbach programın etkinliğinde, CBS dizilerinden “Magnum P.I.”ın çocuk oyuncusu Stella Edwards da Sandra Bullock’un baş rolünde yer aldığı “Bird Box” filminin galasında “Mama Luma” marka elbiseleriyle göründü.

Ünlü çocuk yıldızların ardından dünya çapında milyonlarca takipçisi olan bazı sosyal medya fenomenleri de “Made in Turkey” etiketli elbiseleri takipçileriyle tanıştırdı.

Türkiye’de üretiliyor dünyaya ihraç ediliyor

Kısa sürede tahmininin de üzerinde bir başarı elde eden Ata Sarı, 3 yılda geldiği noktayı AA muhabiriyle paylaştı.

İmalatı Türkiye’de gerçekleştirdiklerini ve tüm dünyaya satış yaptıklarını belirten Sarı, şirketin kurulduğu 2017’den bu yana Avustralya’dan Japonya’ya, İngiltere’den Gabon’a, Belçika’dan Kamerun’a pek çok ülkeye, yaklaşık 50 bin elbise sattıklarını söyledi.

Ata Sarı, ABD’deki mağazalarını tadilat nedeniyle kapatmak zorunda kaldıklarını ama Birleşik Arap Emirlikleri’nde iki franchise mağaza açtıklarını belirtti. Asıl amaçlarının sanal ortamdaki satışlarını artırmak olduğunu dile getiren Sarı, pandemi sürecinin de bu anlamda kendilerine avantaj sağladığına değindi.

Şirketlerinin kuruluşundan bugüne çok hızlı bir büyüme kaydettiğinin altını çizen Sarı, “Çok iyi yerlere geleceğimize inanıyorum, şimdiden bir dünya markası olduk diyebilirim.” dedi.

Türkiye’de de mağaza açmayı planlıyor

Ürettikleri her üründe “Made in Turkey” etiketi bulunduğuna da dikkati çeken Sarı, “İhracatın ülkemiz için değerli olduğu zamanlarda bunu çok iyi temsil ettiğimizi düşünüyorum. Türk ürünlerinin ne kadar önemli olduğunu dünya piyasasında gösterdiğimiz için çok mutluyuz.” diye konuştu.

Ata Sarı, elbiselerinin fiyatının 325 dolara kadar çıktığını, yüksek kumaş ve dikiş kalitesinin müşterilerden de takdir gördüğünü anlattı. Türkiye’de de mağaza açma planları olduğundan bahseden Sarı, “Dünyaya Türk ürünleri servis etmekten dolayı biz çok mutluyuz. Türkiyemiz için çok iyi yerlere geleceğimize inanıyorum. Üretimde ülkemize doğru bir kayma olacağını öngörüyorum.” ifadelerini kullandı.

Şirket olarak hızla büyüdüklerini, kadrolarını da doğru adımlarla kurmayı istediklerini dile getiren Sarı, bu yılın sonunda “Black Friday” olarak bilinen indirim günlerinde 500 bin dolarlık ciro hedeflediğini sözlerine ekledi.

'Hollywood'a gitmek için 20 yaşında evden kaçtım'

İSTANBUL (AA) – Belgesel yapımcısı, yönetmen, kameraman ve sunucu Ömer Faruk Aksoy, Hollywood’a gitmek için 20 yaşında evden kaçtığını belirterek, “Önce tek yön biletiyle Paris’e gittim. 1972 sonbaharında Paris’ten İsviçre’ye 500 km yolu bisikletle gittim. İsviçre’de 2 sene kadar kaldım. Hollywood nasip olmadı ama belgeselci oldum.” dedi.

İstanbul’da 1952 yılında dünyaya gelen Aksoy, babasının talebelerine verdiği söz üzerine gittiği imam hatip okulundan 1972’de mezun oldu.

Aksoy, İsviçre’de fotoğraf ve sinema eğitimi aldıktan sonra 1974’te Yeşilçam’da pek çok filmde görüntü alanında görevlerde bulundu.

TRT 2’nin sevilen belgesel programı “Evliya Çelebi”nin sunucusu Ömer Faruk Aksoy, 35 yılın ardından 2018’de Türkiye’ye dönüş hikayesini, Suudi Arabistan’da geçen yılları, Granada’da çektiği belgeseli, televizyon programını ve yeni projelerini, telekonferans yöntemiyle AA muhabirine anlattı.

“Hollywood nasip olmadı ama belgeselci oldum”

Uzun yıllar yaşadığı Suudi Arabistan’da, fotoğrafçılık ve görüntü yönetmenliği yapan, National Geographic’in “Inside Mecca” ve BBC’nin “The Hajj: The Journey of a Life Time” adlı belgesellerinde imzası olan Aksoy, 1960’lı yılların sonunda Türkiye’yi otostopla gezmeye başladığını belirterek, “Seyahate çok meraklı olduğum için güzel yurdumuzu otostopla gezmeye başladım. O bakımdan annem bana ‘Evliya Çelebi oğlum’ derdi. Onun da mutlaka bir tesiri olsa gerek ki aradan 40 yıl falan geçti ve böylece bir Evliya Çelebi serüvenine, belgeseline başlamış olduk.” diye konuştu.

Ömer Faruk Aksoy, Hollywood’a giderek sinemacı olmak istediğini fakat babası izin vermediği için evden kaçtığının altını çizerek, “20 yaşında Hollywood’a gitmek için evden kaçtım. Tek yön biletiyle Paris’e gittim. 1972 sonbaharında Paris’ten İsviçre’ye 500 km yolu bisikletle gittim. İsviçre’de 2 sene kadar kaldım. Hollywood nasip olmadı ama belgeselci oldum.” dedi.

Fatma Girik imam hatipli olduğum için bana “İmam oğlum” derdi

Avrupa’da fotoğrafçılık ve sinema öğrendikten sonra 1974’te tekrar İstanbul’a döndüğünü aktaran Aksoy, şu bilgileri verdi:

“Dönünce Yeşilçam’a girdim. Aklınıza kim geliyorsa, o tarihlerde Cüneyt Arkın, Necla Nazır, Fatma Girik’le çalışma imkanım oldu. Fatma Girik “İmam oğlum” derdi bana, çünkü benim imam hatipli olduğumu biliyordu. Ondan sonra da tekrar Avrupa’ya çıktım. 1980’deki bu çıkış artık bir daha 35 sene Türkiye’ye dönmememe vesile oldu. Neden? Çünkü belgeselciliğe başladım. Müslüman olmuş İngiliz filmcilerle Afrika, Uzak Doğu, Amerika ve Avrupa’da bazı yerlere gittik, çekimler yaptık. 1981 yılında Londra’dan iki haftalık bir çekim için Suudi Arabistan’a gitmiştik fakat o iki hafta da 34 yıl oldu. Çünkü orada kaldım, evlendim ve BBC, National Geographic, Discovery gibi kanallara hac ile ilgili belgeseller yapma imkanım oldu çok şükür ve 2 sene kadar evvel de tekrar Türkiye’ye döndüm. Hamdolsun bu güzel vatanda, İstanbul’umuzda çalışmalarımızı başka bir yönde devam ettiriyoruz.”

“Evliya Çelebi” ikinci sezonunda Türkçe çekiliyor

Aksoy, TRT 2’de yayınlanan “Evliya Çelebi” programlarının ikinci sezonunun Türkçe olarak çekildiği müjdesini vererek, “Evliya Çelebi programını ilk önce TRT World için hazırladığımız için İngilizce çekilmişti. Ama artık Türkçe olarak çekiliyor ve şu anda 7 bölümü çekmiş, bitirmiş durumdayız,. Kısmetse 6 bölüm daha çekeceğiz ve hepsi Türkçe olarak yayınlanacak.” ifadelerini kullandı.

Programın ikinci sezonunda Kafkasya, Üsküp, Sofya ve Bursa gibi şehirlerin yer aldığına dikkati çeken Aksoy, yeni bölümlerle de seyircinin ilgisini çekecek keşfedilmeyi bekleyen pek çok yer gezeceklerini anlattı.

“2015 yılında Granada’da ezan okumuştum”

Başarılı belgeselci, sosyal medyada İspanya’da Granada (Gırnata) sokaklarında 500 yıldan beri ilk kez ezan okunduğu yönünde son günlerde yayınlanan haberlerin doğruyu yansıtmadığının altını çizerek, şöyle konuştu:

“Bu pek doğru değil maalesef. Granada’ya çok defa gittim ve filmler çektik. Bilhassa çektiğimiz bu filmlerden bir tanesi Granada’da 500 yıl sonra yapılan bir camiyle ilgiliydi. Bana da bundan yaklaşık 5 yıl kadar evvel, yani 2015 yılında, o caminin minaresine çıkıp ezan okumak şerefi nail oldu, elhamdülillah. Velhasılı bu camide ezan okunmaya caminin inşaatının bitmiş olduğu tarihten yani 2000 veya 2002 yılından itibaren başlandı.”

Yeni tip koronavirüsten (Kovid-19) korunmak amacıyla, Sağlık Bakanlığı tarafından yapılan “Evde kal” çağrısına destek verdiğini söyleyen Aksoy, “Her şeyde bir hayır vardır. Ben buraya, evime kapandım. Bana büyük faydası oldu gerçekten. Çok kitap okumaya, uzun zamandan beri düşündüğüm projeler üzerinde ciddi olarak çalışmaya başladım. Herkese buradan istirhamım, büyüklerimizin, mütehassısların uyarılarına dikkat edelim ve evden çıkmamaya gayret edelim.” ifadelerini kullandı.

Aksoy, 2019 yılında Radyo Televizyon Gazetecileri Derneği’nin (RTGD) geleneksel “Medya Oscarları Ödülleri”nde TRT 2’de yayımlanan Evliya Çelebi’nin Dünya Şehirleri programı ile Yılın Gezi-Kültür Programı Medya Oscarı’na layık görülmüştü.

Diyarbakırlı tasarımcı Hollywood ve Netflix yapımlarının 'Hüseyin Usta'sı oldu

İSTANBUL (AA) – Aralarında “Boleyn Kızları”, “VI. Henry”, “Truva”, “Eragon”, “Hobbit” gibi yabancı yapımların yanı sıra “Muhteşem Yüzyıl”, “Diriliş Ertuğrul”, “Kuruluş Osman” ve “Kösem Sultan” adlı yerli yapımlarda takı ve obje tasarımları büyük ilgi gören Sağtan’ın göz alıcı taç, küpe ve kolyeleri, Netflix yapımlarında yer aldı.

Hüseyin Sağtan, AA muhabirine yaptığı açıklamada, tasarladığı takıların ilk olarak Oscarlı oyuncu Brad Pitt ile Bafta ödüllü Orlando Bloom’un rol aldığı “Truva” filminde yer aldığını söyleyerek, “Sonra Boleyn Kızı, Eragon, Muhteşem Yüzyıl, Pamuk Prenses ve diğer yabancı filmlerle yurt dışında tanındık. Dönem filmi olduğunda ilk önce bize geliyorlar. İstedikleri her şeyi bulabiliyorlar dönem filmi çalıştığım için. Eksik olanları da tasarımlarımla tamamlıyorum.” dedi.

Tarihi yapımlar için talep geldiğinde öncelikle o dönemi araştırmakla işe başladığını dile getiren sanatçı, “Bir dönem işi bana geldiğinde, ilk o dönem kılıçlar nasıl kullanılırdı ve ne şekilde asılırdı, bunun araştırmasını yapıyorum. (Kılıçların) Eskilerine de merakım vardı zaten. Aynısını da yapmaya yeteneğim oldu. Ecdat yapmış ben niye yapmayayım bunları?” ifadelerini kullandı.

Sağtan, yeteneğinin henüz ilkokul birinci sınıftayken öğretmeni tarafından keşfedildiğinin altını çizerek, “Yaptığım resimleri astı. Çamurdan obje yaptığımda hemen ayırdı. İlkokul birinci sınıftayken yeteneğim vardı. Telden arabalar yapar, ahşap boyardım. Takı işine de, ‘Eğer bir gün bu işi yaparsam en iyisini yapacağım. Dünya beni tanıyacak.’ diye başladım. Yaptım da. Başarılı oldum.” diye konuştu.

Tasarladığı ürünler dünyanın her köşesinde

Bugünlerde yeni bir yabancı film için ürünler tasarladığını dile getiren sanatçı, takılarının dünyanın her köşesine gittiğine işaret ederek, şu bilgileri verdi:

“Bir dizi seyrediyorum. Bir bakıyorum benim kolyem kadının boynunda. Oscar ödül töreni vardı. Kadın arabadan indi, benim kolye boynundaydı. Dikkatimi çekiyor. Belediye otobüslerinin arkasındaki reklamlarda Boleyn Kızı’nın boynundaki kolye, kralın parmağındaki yüzük. Kitaplara bakıyorum, yaptığım şeyler. Diriliş Ertuğrul’a yüzükler, kolyeler yaptım. Kuruluş Osman’a, Muhteşem Yüzyıl’a yaptım. Muhteşem Yüzyıl’da, Süleyman’ın başındakiler ve eliyle yapmak için uğraştığı yüzüğe kadar. O yapıyormuş gibi dizide yer aldı. Süleyman aslında tarihte kuyumculuğuyla biliniyor.”

Hüseyin Sağtan, ilkokulu bitiremeden okuldan ayrıldığını ancak her fırsat bulduğunda tarihi kitaplarla antika ve müzayede kitapları okuduğunun altını çizerek, “Onlar zaten seni besliyor. Ben hafta sonları sabah 6.00’da bit pazarında olurum. Hastalık gibi, belki 10 yıldır her pazar bit pazarına giderim. Eski, kırık bir objeyi alıp yeniden, yeni bir döneme uygun şekilde tasarlarım. Çöpe atılmasınlar diye yeniden hayat veriyorum onlara. Bunlar beni besliyor. Kitaplarda gördüklerimden hoşuma gidenler oluyor. ‘Ben daha iyisini, güzelini yapabilirim.’ diyorum. Mesela kılıçlar görmüştüm. Mercanlı kılıç. En iyisini yapacağım diyerek yapıyorum. Objeler de bu şekilde çıkıyor.” bilgisini verdi.

Özellikle tarihi araştırdığının altını çizen Sağtan, insanların kendi tarihini bilmesinin, yaptıkları işler için önemine değindi.

Sağtan babasının tarihi evlerin restorasyonunda çalışan bir usta olduğunu aktararak, “Bizim Diyarbakır’ın evleri tarihi evlerdir. Onların restorasyonunu yapardı babam. Ama hiçbir zaman da terazi kullanmazmış. O göz terazisi bende de var. Bir objeye baktığımda ne kadar santim kaydığını hissedebiliyorum. Ablalarım da yeteneklidir. Yani genetik olarak ailede var. Annem de öyleydi.” değerlendirmesinde bulundu.

“Her bir parçayı üst üste koyarak ortaya çıkarıyorum”

Başarılı sanatçı, eskiden üretilmiş kimi kırık dökük eşyaları alıp başka bir şeye dönüştürmesine olan sevgisine de işaret ederek, “O bir his meselesi. Seni çekiyor. Hissediyorsun. Yeniyi seven bir insana onu anlatamazsın. O obje seninle konuşuyor, baktığın zaman. Ben şimdi bir objeye baktığımda, 100 seneyi aşmış ya da 90 yıllık mı tahmin edebiliyorum. Araştırmalarıma göre de bakıyorum onlara.” dedi.

Hüseyin Sağtan, yaptığı hiçbir eseri CNC gibi, çoklu üretime uygun makineler üzerinde yapmadığının altını çizerek, şunları kaydetti:

“Elimle yapıyorum. Her bir parçayı üst üste, kat be kat koyarak, o parçaları ortaya çıkarıyorum. Şimdi en büyük tasarımcılar, ünlü markalar bile bilgisayar üzerinde tasarlıyor. Ben Allah’a çok şükür, bilgisayarı öğrenmek istemiyorum. Yönümü ona çevirmek istemiyorum. Çünkü el sanatı kaybolur. Ben detaya bakıyorum. Onlar her şeyi dört dörtlük ister. Ben, bir objenin üzerinde olan hatayı güzel görürüm. Çünkü o hata onun el sanatı olduğunu anlatıyor. Bizde Süryaniler yaparmış, mesela şal ördükleri zaman bir tarafını hatalı bırakırmış. Hatasız olmaz, diye. Kul hatasız yapmaz yani. Yalnızca Allah (hatasız) yapar. Ondan dolayı o nişanı bırakırmış.”

Osmanlı dönemine ait paşaların kullandığı bir kolluğu gösteren Sağtan, “Kavalalı İbrahim Paşa’nın ailesinden geldi bu. Nişantaşı’nda antikacı bir arkadaşım almıştı. Beni aradı, ‘Sen böyle şeylere çok değer veriyorsun. Bir bakar mısın buna?’ dedi. Ecdat öyle bir iş yapmış ki, kolun yedeğini bile düşünmüş. Yakanın bir tekini daha yapmış. O kadar düşünceli yani. Şimdi nerede böyle şeyler. Bir mağazadan elbise aldığınızda, bir kolunu verirler mi size, ‘Bu yedeği’ diye? Ama ecdat bunu yapmış zamanında. Usta iğneyle imzasını atmış arkasına. Çünkü sanat o.” açıklamasını yaptı.

Sanatçı, bir ürünü tasarlama sürecinin tamamen o anki hislerine bağlı olduğunu dile getirerek, “Ruhum o gün onu istiyorsa, bir saatin içinde bir kolyeyi tasarlayıp bitirebilirim. Ama istemiyorsam, bir ay da geçse, yapamam onu. Yani o ruh meselesi ya da ilham. Bazı şeyleri akşam rüyamda görürüm. Sabah kalkar yaparım.” diye konuştu.

Yaptığı eserleri çoğaltmadığına vurgu yapan Sağtan her bir eseri en az 6 en fazla 10 adet ürettiğini kaydetti.

“Taklitler her zaman aslını yüceltir”

Tasarımcı Sağtan, bazen kendisinden çizimi yapılmış bir tasarımın istendiğini söyleyerek, doğaçlama çalıştığı için bu şekilde gelen talepleri kabul etmediğini sözlerine ekledi.

Gümüş, bronz, metal plaka gibi metalleri tezgahta döverek şekillendirdiğini aktaran sanatçı, süslemelerde ise yarı değerli taşlarla çalıştığını ifade etti.

Hüseyin Sağtan, zaman zaman tasarımlarının kopyalanması konusunda ise, “Taklitler her zaman aslını yüceltir. Sen ne kadar taklit ediliyorsan, o zaman iyi bir şey yaptığından emin olman lazım. İyi bir şey yapmasan zaten kimse seni taklit etmez.” değerlendirmesinde bulundu.

İş stresini de hafta sonu “bit pazarı” diye nitelendirilen eski ve antika eşyaların satıldığı pazarlarda attığını vurgulayan sanatçı, “Kapalıçarşı dışında bir yerde benim bu hislerim (tasarım isteğim) yok. Bir obje yaparken, sanki buranın büyüleyici bir yanı var, burada alıyorum o ilhamı. Mesela beni Bakırköy’e götürün ya da ünlü bir markanın bir plazadaki yerine götürüp, ‘Sana burayı verdik, bu işleri yap.’ deseniz, yapamam. Ruhum oraya hitap etmiyor.” şeklinde sözlerini sürdürdü.

Eski olana değer verilmesi gerektiğini söyleyen Sağtan, şöyle devam etti:

“Eskiye değer vermezsen, anneye, babaya, aileye ve geçmişe de değer vermezsin. Geçmişi olmayan, geleceğini bilmez. Kimsin, kimlerden geliyorsun? Soyağacı araştırması yapıldı. Bizimkinde Kafkas kökenimiz çıktı. Biliyorduk biz. Anneannemizin Kafkas olduğunu biliyorduk. Verdiği bir süt var. 5 kuşaktır, biz o sütü içiyoruz; Nogay Çayı. Anneannemiz bize Diyarbakır’da, ‘balam’ dediğinde onun ne demek olduğunu bilmiyorduk. Sonra Orta Asya’yı dolaşıp, Orta Asya dillerini öğrendikten sonra balamın ‘çocuğum’ olduğunu öğrendim. Tabii ki geçmişi iyi bilmek lazım.”