Koalisyon

Irak'ta Sadr, Haşdi Şabi koalisyonu ile ittifak kurdu

BAĞDAT (AA) – Irak'ta genel seçimlerin galibi Şii lider Mukteda es-Sadr, Haşdi Şabi gruplarının yer aldığı Fetih koalisyonu ile mecliste en büyük grubu kurmak için ittifak oluşturduklarını duyurdu.

Sadr, ikamet ettiği Necef'in Hannana bölgesindeki evinde Haşdi Şabi komutanlarından ve Fetih koalisyonu lideri Hadi el-Amiri ile görüştü.

Görüşme sonrası yapılan ortak basın toplantısında, Sadr, desteklediği ve seçimde birinci çıkan Sairun koalisyonu olarak mecliste en büyük grubu oluşturmak için Fetih ile ittifak oluşturduklarını söyledi. Sadr, bunu "Fetih ile oluşturduğumuz ittifak ulusal uzlaşı çerçevesindedir." ifadesiyle açıkladı.

Daha önce Şii dini liderlerden Ammar el-Hekim'in Ulusal Hikmet ve Cumhurbaşkanı Yardımcısı İyad Allavi'nin Vataniyye Koalisyonu ile ittifak yaptıklarını anımsatan Sadr, bu ittifakın sürdüğünü açıkladı.

Böylece Sadr'ın, Hekim ve Allavi'nin yanı sıra Amiri ile de anlaşarak ittifak şemsiyesini genişlettiği yorumları yapılmaya başlandı.

Irak'ta 12 Mayıs'ta yapılan seçimlerde Sadr'a bağlı Sairun koalisyonu 329 sandalyeli mecliste 54 sandalye elde ederek, seçim birincisi olmuştu.

Fetih koalisyonu ise 47 sandalyeyle ikinciliği kazanmıştı. Başbakan Haydar el-İbadi'nin koalisyonu da 43 sandalye kazanarak seçim üçüncüsü olmuştu.

Sadr'ın daha önce ittifak sağladığı Allavi koalisyonu yeni mecliste 21, Hekim koalisyonu de 20 sandalyeye sahip oldu.

Merkel, koalisyon protokolüne onay verdi

BERLİN

Almanya Başbakanı Angela Merkel‘in lideri olduğu Hristiyan Demokrat Birlik Partisi (CDU), hükümeti kurmak için Sosyal Demokrat Parti (SPD) ve Hristiyan Sosyal Birlik Partisi (CSU) ile üzerinde anlaşılan koalisyon protokolüonayladı.

Başkent Berlin’de “Station” adlı salonda düzenlenen 30. CDU Kurultayı’nda yapılan oylamada delegeler, koalisyon protokolüne büyük çoğunlukla onay verdi.

Almanya’da yeni bir hükümetin kurulması için bundan sonra SPD üyelerinin kararı beklenecek.

Merkel koalisyon protokolünü savundu

CDU Genel Başkanı Merkel, oylamadan önce kurultayda yaptığı konuşmada, Hristiyan Birlik (CDU/CSU) partileri ile SPD arasında koalisyon hükümeti kurma konusunda varılan anlaşmayı savunarak, 24 Eylül’de yapılan genel seçimin ardından çıkan sonuç ile CDU’ya hükümeti kurma görevi verildiğini söyledi.

Merkel, partisinin sağlam bir hükümet kurmaya katkı sağlayacağını belirtti.

CDU’nun genel seçimde oy kaybı yaşadığına işaret eden Merkel, “Biz hepimiz mücadele ettik ve hepimiz hayal kırıklığına uğradık.” dedi.

CDU’nun seçimden en güçlü parti çıktığını ancak bunun kendileri için yeterli olmadığını ifade eden Merkel, yeni hükümette seçmenlerin sorunlarına ve endişelerine doğru cevaplar vermek istediklerini kaydetti.

SPD üyelerinin oylama sonucu 4 Mart’ta açıklanacak

SPD de koalisyon protokolünü 463 binden fazla üyesine geçen hafta oylatmaya başladı ve oylamanın sonucu 4 Mart’ta açıklanacak.

CSU ise koalisyon protokolünü daha önce kabul etmişti.

SPD’li üyelerden de koalisyon protokolüne onay çıkması durumunda Almanya’da yeni hükümet şekillenecek, aksi takdirde erken seçim veya azınlık hükümeti gündeme gelebilecek.

Almanya, 2005-2009 ve 2013-2017 yıllarında Merkel liderliğinde CDU/CSU ve SPD’den oluşan “büyük koalisyon” ile yönetildi.


‘Büyük koalisyon’ Merkel’in kariyerini bitirebilir

ANKARA – Muhterem Dilbirliği

Almanya‘da 24 Eylül 2017 tarihinde yapılan Bundestag seçimleri siyasi bir ‘pat durumunu’ ortaya çıkarmıştı. Bilhassa Alman aşırı sağı AfD’nin beklentilerin çok üstünde bir sandalye ile federal parlamentoda temsil edilecek olması, koalisyonlarla yönetilen Almanya’da sadece koalisyonun kurulmasını zorlaştırmadı. Aynı zamanda tüm Almanya siyasetinde taşları yerinden oynatan AfD, giderek Almanya siyaseti için de bir tehdit haline geldi.

Seçim sonuçları, koalisyon üyesi partiler, CDU/CSU ve SPD’nin büyük oy kaybı yaşadığını ortaya koydu. Sonuçlar, Hristiyan Birlik partilerinin yüzde 8,5 oranında oy ve 65 sandalye kaybının olduğunu ortaya koyarken, aynı şekilde SPD’nin de yüzde 5,2 oranında oy ve 40 sandalye kaybettiğini ilan ediyordu. Seçim sonuçları netleştikten hemen sonra SPD, Alman halkının kendilerine verdiği görevin “Ana Muhalefet” olduğunu ilan ederek, hiçbir koalisyon teşekkülünde yer almayacağını açıkladı.

SPD’nin bu açıklaması, parlamentoya giren diğer iki aşırı uç parti aşırı sağcı AfD ve aşırı solcu DieLinke ile kimsenin görüşmeye yanaşmamasına, bir anda Jamaika koalisyonu da denilen ve şimdiye kadar çok konuşulan ancak denenmeyen bir alternatifi gündeme getirdi. Ön görüşmeler devam ederken Liberallerin görüşmelerden çekildiklerini ilan etmeleriyle, o günlerde tek alternatif olan Jamaika koalisyonunun da önü kesilmiş oldu. Federal parlamento için yeni seçim tartışmalarının gündemde olduğu bir dönemde beklenmedik bir şey oldu. Cumhurbaşkanı Steinmeier, iki büyük partinin SPD ve Hristiyan Birlik partilerinin başkanları, Schulz ve Merkel’i Bellevue sarayına çağırarak, Almanya’nın ve Avrupa’nın içinde bulunduğu önemli ve hassas durumlardan dolayı, bu iki partinin yeni koalisyonu kurma konusunda anlaşmak zorunda olduklarının altını çizerek, halen koalisyon ortağı olan bu iki partiye, bir bakıma yeni dönemde de hükümeti kurma emrini(!?) verdi.

Beklenmedik bu durum karşısında SPD lideri Schulz istemeyerek de olsa koalisyon çağrısına evet demek zorunda kalarak, büyük koalisyonun Almanya için iyi olacağını açıkladı. Ancak, SPD, parti olarak seçim öncesi yapılan genel kurulda koalisyon görüşmelerinde bulunup bulunmama konusunda üyelerden onay alınmadığını ve bunun için genel kurul onayına başvurulacağını açıkladı. Nihayetinde, 21 Ocak 2018’de Bonn’da yapılan SPD olağanüstü genel kurulunda, delegeler çok az bir farkla koalisyon görüşmeleri için onay verdi. SPD açısından koalisyonla ilgili bundan sonra yapılacak olan, 2013 yılında olduğu gibi Merkel tarafından masaya konulan koalisyon sözleşmesini imzalamak ve üyelerinin onayına sunmak olacak.

Schulz’un siyasi hayatı bitiyor

Almanya tarihinde hiç görülmemiş bir şekilde, bu kadar uzun bir süredir hükümet kurulamamış olması hem siyasi belirsizliğe sebep oluyor hem de Almanya gibi güçlü bir aktörün siyasi belirsizlikler sebebiyle dünya politikasında aktif rol oynamasına engel oluyor. Aynı şekilde, süre uzadıkça tüm siyasi partilerde parti içi muhalefet de sesini yükseltiyor. Son olarak, Alman Yeşilleri, geçen hafta sonu yapılan kongrelerinde hiç tartışmaya girmeden yeni eş başkanlarını seçerek, parti içi muhalefet tartışmalarına son verdiler. Bunu yapmakla, hem muhtemel erken seçime taze bir kanla gitme şansını yakaladılar, hem de pek çok taraftan baskı altında olan Cem Özdemir’i parti yönetiminden alaşağı ettiler.

SPD lideri Schulz’un Cumhurbaşkanı Steinmeier’in baskısıyla, koalisyona evet demesindeki muhtemel etkilerden biri de büyük umutlarla ve partiyi kurtarmak için geldiği SPD başkanlığında bekleneni verememesi ve kendisine karşı, parti içinde keskin bir muhalefet çizgisinin oluşmasıdır. Nitekim, Schulz’a karşı ayaklanan gençlik teşkilatı, partinin ortanın da ötesinde, sağa doğru kaydığı iddiasıyla CDU/CSU ile daha doğrusu Merkel’in başbakan olduğu bir koalisyonda yer almanın doğru olmadığını adeta haykırdılar. Sonuçta, SPD parti yönetimi ve lideri Schulz koalisyon görüşmelerine başlama kararını çok az bir farkla olağanüstü genel kurulda parti yönetimine kabul ettirdiler. Ancak tartışmalar henüz dinmiş değil. Yukarıda ifade edildiği gibi parti içi muhalifler, parti üyeleri üzerinden “büyük koalisyon” nun bir kez daha ülkeyi yönetmesine müsaade etmeyeceklerini ve sonuna kadar mücadele edeceklerini açıkladılar.

Koalisyon sözleşmesinin ana hatlarının ortaya konmasından sonra, SPD içerisinde ortaya çıkan yeni durum ise hayli karmaşık. Schulz öncesi partiyi yöneten ve başbakan yardımcısı olan Gabriel, Steinmeier’in cumhurbaşkanı olmasıyla, dışişleri bakanlığına geçmiş ve dağılmakta olan SPD’yi toparlaması amacıyla da, AB Parlamentosu vekillerinden Martin Schulz, partinin başına geçmişti. Olağanüstü genel kurulda, kıl payı koalisyon görüşmelerine onay alan SPD yönetimi, geçtiğimiz hafta sonlanan görüşmelerden sonra Alman siyasetinde bir anda dikkatleri üzerine çekti. Aslında partiyi kurtarması ve gittikçe sağa kayan SPD’yi eski günlerine geri çekmesi umulan Martin Schulz parti liderliğini Andrea Nahles’e bırakarak, dışişleri bakanı olacağını açıkladı. Şimdiki dışişleri bakanı Sigmar Gabriel’e hiçbir görev verilmeyeceğini açıklaması bir anda SPD’yi cadı kazanı gibi fokurdatmaya başladı. Bu bir anlamda SPD içindeki aşırı sol grubunun ikinci kez tasfiyesi anlamına geliyordu.

Daha önce Oskar Lafontaine ile Gerhard Schröder arasında yaşanan durum bir anda, herkesin herkesle mücadelesi şeklinde bir duruma dönüştü. SPD’de parti içi muhalefet açısından yaşananlar tam kontrolden çıkmak üzereyken, Martin Schulz, -bir bakıma kendini kurban ederek- dışişleri bakanı olmayacağını açıkladı. Ancak parti liderliğini, Nahles’e çoktan kaptırdı. Bu şekilde geçtiğimiz dönemlerde hem AB siyasi arenasında, hem de Alman siyasinde keskin bir Türkiye muhalifi olan Schulz’un siyasi hayatı da -büyük bir sürpriz olmazsa- sonlanmış görünüyor.

Merkel sonrasına yönelik planlar

Hristiyan Birlik partilerinden Bavyera’da teşkilatlanmış olan CSU’da ise seçimlerden sonra kaynamaya başlayan kazan kısmen duruldu. Seçimlerden birkaç ay sonra Ekim 2018’de çekileceğini ve Bavyera’daki Hıristiyan Birlik Partisi liderliği görevini Markus Söder’e devredeceğini açıklayan CSU lideri Horst Seehofer, koalisyon görüşmeleri sırasında bakanlık sözü verilince, görevden çekilme zamanını öne çekerek, en geç mart ayı içerisinde, siyasi olarak, Bavyera’dan Berlin’e taşınacağının sözünü verdi.

Hristiyan Birlik partilerinin büyüğü olan CDU’da ise federal parlamento seçimleri öncesinden beri başlayan tartışma dinmiş değil. Merkel’e karşı parti tabanından gelen baskı var. Esasen, Merkel’e yönelik bu baskı, sadece parti içinden değil, Alman halkı tarafından da dillendiriliyor. Seçim öncesi yapılan kamuoyu araştırmalarında, Merkel’i başbakan olarak görmek istemeyenlerin sayısı yüzde 50 civarındaydı. Nitekim bu olumsuz tablo parlamento seçimlerine yansıdı. CDU yüzde 8,5’luk bir oy kaybına karşılık gelen yüzde 33 oranıyla, -her ne kadar seçimi galip bitirseler de- tarihinin en ağır yenilgilerinden birini aldı. Bugün bu orana, negatif yönde birkaç puan daha eklenmiş durumda.

CDU’da seçim öncesi kaynamaya başlayan parti içi muhalefet kazanı, koalisyon sürecinde eskisinden daha şiddetli bir şekilde yeniden kaynamaya başlayacak. Bunun işareti, diğer partilerden farklı olarak, CDU içerisinde, Merkel’in koltuğuna göz dikenlerin ya da o koltuğa oturmaya hevesli kişilerin çok fazla olması. Koalisyon görüşmelerinde, SPD’ye büyük tavizler verilmesine isyan eden CDU içerisindeki muhalifleri susturmak maksadıyla, başbakanlıkta yeni makamların ihdas edilmesi ve parti içerisinde görev değişikliklerin olacağı sinyalleri şimdiden verilmeye başladı. Kulislerde öne çıkan isimler var. Bunlardan biri Peter Tauber. Tauber, yeni hükümette görev almayacağı kesinleşen Wolfgang Schaeuble’nin prensi ve parti üst yönetiminde. Schaeuble’nin desteği ile parti üst yönetimine tutunmayı başardı. Hem başbakanlıkta önemli bir göreve getirileceği hem de parti içinde parti genel sekreterliği görevine devam edeceği konuşuluyor. Diğer adaylar, Savunma Bakanı Ursula von der Leyen, Wolfgang Bouffier, Jens Spahn ve Michael Kretschmer. Ancak bu adaylara pek fazla şans tanımıyor.

Ancak bir isim var ki, diğer bütün adaylardan öne çıkıyor: Julia Klöckner. Parti içerisinde Merkel’in karşısına çıkan her erkek aday neredeyse siyasi kariyeri bitirilecek şekilde partiden uzaklaştırılırken, Julia Klöckner Rehinland-Pfalz eyaletinde başladığı siyasi kariyerini, 2012’den beri CDU Federal yönetiminde yer alarak devam ettiriyor. Aralık 2016 da yapılan CDU kongresinde, parti üst yönetimine seçilenler içerisinde, delegelerden Merkel’den sonra en fazla oyu alan federal genel başkan yardımcısı olarak, dokunulmaz bir şekilde parti yönetiminde yer almayı başardı. Ekim 2017 de, CDU’nun Rheinland Pfalz eyaletinde yapılan kongresinde ise kongreye katılan delegelerin nerdeyse tamamına yakının oylarıyla yeniden partisinin eyalet başkanı oldu.

Parti tabanında geniş destek bulan, çiftçi kızı Klöckner, CDU içerisinde partinin yeni yüzü olmaya aday. Ancak bunu gölgeleyen tek husus 2016 da Rheinland Pfalz eyaletinde yapılan seçimlerde iktidarı, SPD-FDP-Yeşiller koalisyonuna kaptırmış olması. Ancak bunun da mazereti, diğer tüm eyaletlerde olduğu gibi, bu eyalette de AfD’nin yüzde 15’e yakın bir oranla eyalet parlamentosuna girmesi.

Aslında, Merkel’i dışarda tutarsak, Klöckner, Almanya siyasetinde öne çıkan diğer tüm politikacılar gibi çekirdekten yetişme bir siyasetçi. Bugün 46 yaşında olan Klöckner, her siyasi gibi partisinin gençlik teşkilatlarında ve yerel teşkilatlarında çalışmalar yaparak partisinin federal yönetimine kadar yükselmiş biri.

Geçtiğimiz yıllarda CDU’nun ve Merkel’in uyguladığı göçmen politikasına parti içerisinden en ağır eleştirileri getirenlerin en başında geliyor. Burka yasağının mimarlarından ve Almanya’da kamuya açık alanlarda burka yasağı getirilmesini savunanlardan. Entegre olmayanların derhal geri gönderilmesini, ancak uyuma razı olan ve hazırlıklı olanların Almanya’ya kabul edilmesini savunuyor. Almanya’nın çok fazla göçmen kabul ettiğini ve bu sayının muhakkak azaltılması gerektiğini savunan ve bu görüşleriyle Almanya’da mevcut siyasi atmosferde geniş taraftar bulan politikacılardan biri. Göçmenlere zorunlu dil ve uyum kursları verilmesinden yana. Gelen göçmenlerin muhakkak Alman öncü kültürünü kabul etmeleri gerektiğini ve buna uymaları gerektiğini en şiddetli savunan bir politikacı.

Koalisyon görüşmeleri esnasında bu görüşlerinden dolayı sık sık SPD’li politikacılarla tartışan Klöckner, bilhassa göçmenler ve mülteciler konusunda, koalisyon sözleşmesinde savunduğu düşüncelerin yer almasına çalıştı. Şarap üreticisi ve bağcılıkla uğraşan bir aileden gelen ve çiftlikte büyüyen Klöckner için, federal hükümette ona biçilen elbise ise Gıda ve Tarım bakanlığı. Ancak Klöckner’in geçmişine baktığımızda, onun sadece bu elbise içinde yer almakla yetinmeyeceği, bilhassa göçmenler, mülteciler ve uyum konusunda partisinin politikalarında ve hükümetin politikalarında belirleyici rol oynayacağı aşikâr.

Almanya siyaseti tıkanmış durumda

Alman politikasını takip eden pek çok kişiye göre, CDU lideri Merkel’in esasen, alınan seçim yenilgisi sonucu, çoktan çekilmesi gerekiyordu. Ancak Merkel’in, iktidarda kalabilmek için elindeki her türlü imkânı değerlendirdiği belirtiliyor. Normalde Aralık 2017’de yıllık olağan genel kurulunu yapması gereken CDU, hükümet kurma sürecinin uzaması üzerine, genel kurulunu ileri bir tarihte yapmak üzere iptal etti. Jamaika koalisyonunun bozulmasında, bilhassa Alman Liberal Partisi FDP tarafından yöneltilen eleştirilerde, koalisyonun kurulamamasının sebebinin Merkel olduğu iddiası ağır basıyordu. FDP’nin bu iddialarına karşı en ağır itirazlar ise yine Klöckner’den geldi.

Geçen cuma basına yansıyan haberlerde, parti başkanlık divanı üyesi Spahn, yapılacak ilk genel kurulda Merkel’in gidebileceği sinyalini verdi. Spahn’a göre, Merkel giderse, partinin başsız kalacağı iddiası doğru değil. Spahn, CDU liderliği için en büyük şansı Saksonya eyaleti başbakanı Kretschmer’e verse de, Julia Klöckner’i de CDU başkanlığı için şanslı görüyor. İlginç olanı ise sayılan adayların hepsinin CDU’nun muhafazakâr, daha doğrusu sağcı popülist kanadında olması.

Alman siyaseti Nazi dönemi öncesi çalkantılı döneme benzer bir dönem geçiyor. Büyük koalisyonun yeni bir şekli, gerek kamuoyunda gerekse de siyasi partilerin içerisinde istenmiyor. Cumhurbaşkanı seçildiği günden beri, önemli noktalarda Alman siyasetine ağırlığını koyan ve belirleyici rol oynayan Steinmeier, seçimlere gitmeme ve koalisyon konusunda ısrarcı. Siyasi partiler içerisinde yaşanan kavgalar ve şiddetli parti içi muhalefetleri dikkate aldığımızda, Almanya’da kurulacak olan büyük koalisyonun başarılı olma şansı görünmüyor. Hatta kısa vadeli bir koalisyon olması kuvvetle muhtemel. Almanya’da siyaset tıkanmış ve bir bakıma vesayet altında. Alman siyasetinde bu tıkanıklığı aşabilecek anahtar figürlerin eksikliği, siyasi açıdan Alman siyasetini çoktan büyük bir kargaşa içine atmış durumda. Bütün bu yaşananlar, Alman siyasetindeki çalkantılar, Alman aşırı sağının, dolayısıyla AfD nin işine yarıyor.

[Muhterem Dilbirliği, Polis Akademisi Başkanlığı Güvenlik Bilimleri Enstitüsü öğretim görevlisidir.]

Merkel’den koalisyon için ağır bedel

İSTANBUL

Almanya’da geçtiğimiz eylül ayında yapılan genel seçimlerden sonra dört ayı aşkın süredir devam eden koalisyon görüşmeleri nihayet sonuçlandı. Buna göre Hristiyan Birlik partileri (CDU/CSU) ile Sosyal Demokrat Parti (SPD), hükümeti kurma yönünde anlaştılar. İki taraf arasındaki anlaşma 179 sayfalık bir “Koalitionsvertrag” (koalisyon sözleşmesi) ile kamuoyuna duyuruldu.

CDU/CSU ile SPD arasındaki anlaşma, şüphesiz ki Almanya’daki siyasi belirsizliğin sona erdirilmesi yönünde olumlu bir gelişme. Ancak Alman siyasetini önümüzde zor bir süreç beklediğini de belirtmek gerekiyor. Taraflar hükümeti kurmak için anlaştılar, ancak hükümeti henüz kurmadılar. Bunun için öncelikle SPD’nin kendi tabanı içinde yapacağı referandumdan onay çıkması gerekiyor. Daha önce “olası bir koalisyona katılmayacağını” ve “milletin kendisine muhalefette yer alma görevi verdiğini” ifade etmiş olan SPD’nin yapmış olduğu bu dönüşü kendi seçmenine onaylatması gerekiyor. Bir önceki koalisyonda böyle bir ihtiyaç yoktu çünkü SPD seçmeninin yaklaşık dörtte üçü CDU/CSU ile koalisyona yeşil ışık yakmıştı. Bugün ise SPD tabanının yaklaşık yarısı bu duruma sıcak bakmıyor ve parti içinde ciddi bir tepki söz konusu. SPD’nin parti içi referandumundan “hayır” sonucu çıkarsa, Almanya’daki belirsizlik kaldığı yerden, hem de daha derinleşerek devam edecek ve Başbakan Angela Merkel’in önünde azınlık hükümeti ya da erken seçimden başka seçenek kalmayacak.

SPD tabanından “evet” oyu çıksa bile Merkel’in önümüzdeki dönemde işi kolay olmayacak. Şu anda sadece parti liderleri siyasi belirsizliği sona erdirmek için asgari müşterekte anlaşmış durumdalar. Başta mülteciler ve sağlık sistemi olmak üzere birçok tartışmalı konu, önümüzdeki dönemde parlamentodaki gücü bir önceki döneme göre azalmış olan bir hükümetin karşısına çıkacak.

Merkel’in tavizleri

Koalisyon anlaşmasına varabilmek için Merkel birçok tavizde bulunmak zorunda kaldı. Koalisyon sözleşmesinin son sayfasında yer alan, bakanlıkların partilere göre dağılımını gösteren liste bu tavizin boyutlarını net bir şekilde gösteriyor. Buna göre Dışişleri ve Maliye gibi iki büyük bakanlık SPD’ye verilecek. Diğer yandan Çalışma ve Sosyal İşler; Adalet ve Tüketici Koruma; Aile, Kadın ve Gençlik; ve Çevre Bakanlığı da yine SPD’de olacak. CDU’nun kardeş partisi CSU ise yine diğer bir önemli bakanlık olan ve kapsamı genişletilerek adı “İçişleri, Bayındırlık ve Anavatan” olarak değiştirilen bakanlığın yanı sıra Ulaştırma ve Dijital Altyapı ile Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma bakanlıklarını alacak. Merkel’in elinde ise başbakanlığın yanı sıra Savunma; Ekonomi ve Enerji; Sağlık; Eğitim; Tarım ve Gıda bakanlıkları kalıyor. Başka bir deyişle, Merkel’in elinde yeni dönemde bir önceki parlamentoya göre daha az sandalye ve daha az bakanlık olacak. Buna ek olarak, seçimlerde beklenenin üzerinde bir başarı sağlayan aşırı sağdaki Almanya İçin Alternatif Partisi’nin (AfD) de güçlü bir muhalefet yapacağını tahmin etmek zor değil.

Özetlenecek olursa, CDU/CSU ile SPD arasındaki anlaşma, Almanya’da hükümetin kurulması için bir ilk adım oldu, ancak Alman siyasetini zorlu bir süreç bekliyor. SPD tabanından onay çıkıp hükümet kurulsa bile birçok konuda partiler arasındaki müzakereler devam edecek, anlaşmazlıklar sürecek ve Almanya bir önceki döneme göre nispeten daha az güçlü bir hükümet ile yönetilecek.

Avrupa boyutu

Almanya’da tarafların anlaşması, Brüksel tarafından da olumlu olarak karşılandı. Tarafların arasında tam olarak bir mutabakat sağlanamayan, asgari müşterekte buluşmanın bile aylarca süren müzakereleri gerektirdiği iç meselelerden farklı olarak, Avrupa Birliği’nin (AB) geleceği konusunda CDU/CSU ile SPD tarafları daha büyük ölçüde bir uzlaşı içerisindeler. Bu yüzden de koalisyon sözleşmesi “Avrupa için yeni bir atılım” başlıklı bir bölümle başlıyor ve bu bölümde “Almanya için güçlü ve birlik içerisinde bir Avrupa’nın barış, özgürlük ve refah içeren iyi bir gelecek için en iyi garanti olduğuna” vurgu yapılıyor.

Diğer yandan sözleşmede AB’nin kendisini yenilemesi gerektiği ifade edilirken bunun da ancak “Almanya ile Fransa’nın birlikte tüm güçleriyle çalışmalarıyla mümkün olabileceğinin” altı çiziliyor. Fransa’da Emmanuel Macron’un cumhurbaşkanlığına seçilmesiyle daha güçlü bir AB için Almanya ile işbirliği yapma iradesi ortaya çıkmıştı. CDU/CSU ile SPD arasındaki koalisyonun da bu yönde bir eğilimi ortaya koyması, Avrupa’da artan popülizme ve içine kapanmacılığa karşı Avrupa yanlısı ve daha kapsayıcı bir yaklaşım sergilemesi önemli bir gelişme. Diğer yandan SPD’nin hükümetteki varlığının, sosyalist kökenli Macron ile Merkel başbakanlığındaki Alman hükümeti arasındaki ilişkiler açısından olumlu bir durum yaratacağı da düşünülebilir. Ancak sonuç olarak Almanya’daki yeni hükümetin -tabii ki SPD tabanından onay alınıp da kurulabilirse- daha güçlü bir Avrupa için ne kadar katkıda bulunabileceğini, bu anlamda Macron’a ne kadar eşlik edebileceğini, koalisyon içi dengeler belirleyecek.

Yeni dönemde Türkiye ile ilişkiler

CDU-CSU ile SPD tarafından imzalanan koalisyon sözleşmesinde Türkiye’ye de yer veriliyor. Türkiye’nin AB üyeliğine bir aday ülke değil de “AB’nin komşusu” olarak tanımlandığı belgede Türkiye ile Almanya arasında çok yönlü ilişkiler olduğu ve bu nedenle koalisyonu oluşturacak tarafların Türkiye ile iyi ilişkiler geliştirilmesinde özel bir fayda gördükleri belirtiliyor. Bu girişten sonra “Türkiye’deki demokratik durumunun, hukuk devleti konumunun ve insan haklarının uzun dönemden beri kötüleştiği” eleştirisi yapılan belgede Türkiye politikası şöyle açıklanıyor: “Bu nedenle üyelik müzakerelerinde hiçbir fasılı kapatmayacağız ve yeni bir fasıl açmayacağız. Vize serbestleştirilmesi ile gümrük birliğinin genişletilmesi de ancak Türkiye’nin gerekli şartları yerine getirmesiyle mümkün olabilir.” Dolayısıyla Almanya’da kurulacak yeni hükümetin Türkiye politikası ile ilgili olarak geçmiş dönemlere nazaran çok büyük bir değişiklik beklenmiyor.

Ancak burada esas soru şu: Türkiye ile Almanya arasında ya da Türkiye’nin AB ile ilişkilerinde kökten bir değişiklik olmasa bile, kısa ve orta vadede Türkiye’nin Almanya ile içinde bulunduğu kriz durumu sona erecek mi? Son aylarda Almanya Dışişleri Bakanı Sigmar Gabriel ile Türk mevkidaşı Mevlüt Çavuşoğlu iki defa bir araya gelmiş, ülkeler arasındaki sorunlar için çözüm önerileri getirmeye çaba göstermişler ve hatta bu girişimler Alman gazetesi Der Tagesspiegel tarafından “gün ışığı diplomasisi” olarak nitelendirilmişti. Gabriel, Türkiye konusunda daha yapıcı tutumuyla bilinen bir isimdi. Dolayısıyla Gabriel-Çavuşoğlu diyaloğuyla ivme kazanan Türk-Alman ilişkilerindeki olumlu sürecin yeni dönemde ne kadar devam edebileceği konusu belirsiz.

AB’nin sadece ekonomi değil birçok bakımdan lider ülkesi Almanya’da seçimlerden sonra aylar boyunca devam eden belirsizlik sona erdi ve taraflar büyük koalisyonu ya da Almancadaki kısaltılmış haliyle “GroKo”yu kurmak için anlaştılar. Ancak bu zorlu bir sürecin sadece ilk adımı ve henüz sadece asgari bir müşterekte buluşuldu. Hükümet SPD seçmenin onay vermesiyle kurulabilecek ve sonrasında da koalisyon ortakları arasındaki pazarlıklar, tavizler ve hatta vetolar devam edecek. Almanya’nın (ve dolayısıyla Avrupa’nın) Berlin’de sadece bir hükümete değil, güçlü bir hükümete ihtiyacı var.

[Doktorasını Boğaziçi Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde tamamlayan Altay Atlı, Sabancı Üniversitesi İstanbul Politikalar Merkezi’nde araştırma uzmanıdır]