Panel

Washington'da “Orta Doğu'da Akademik Mirası Koruma” Paneli

WASHINGTON (AA) – Cumhurbaşkanlığı himayesinde başlatılan "Orta Doğu'da Akademik Mirası Koruma Projesi" kapsamında ABD'nin başkenti Washington'da panel gerçekleştirildi.

AA'nın da paydaşları arasında yer aldığı proje kapsamında, Yükseköğretim Kurulu (YÖK) ile Türk Miras Vakfı (THO) ortaklığında gerçekleştirilen panelin açılışında, THO Başkanı Ali Çınar teşekkür konuşması yaptı.

Moderatörlüğünü Koç Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Umran İnan'ın yaptığı panelde konuşmacı olarak, YÖK Yürütme Kurulu Üyesi ve projenin koordinatörü Prof. Dr. Zeliha Koçak Tufan, Boğaziçi Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Mehmed Özkan ve Ortadoğu Teknik Üniversitesi Tarih Bölümü Başkanı Pof. Dr. Ömer Turan yer aldı.

Panelin başında söz alan Tufan, "Akademik Mirası Koruma" projesine ilişkin kapsamlı bilgiler verdi.

Tufan, projenin mültecilerin geçirdiği travmaların yanı sıra, gelecek için sürdürülebilir bir eğitim desteği verecek şekilde tasarlandığını anlattı.

– "Amaç farkındalık yaratmak"

Türkiye’nin Suriye’nin yanı sıra Somali, Yemen, Kırım ve Güney Sudan'dan gelen mültecilere de eğitim desteği sağladığına dikkat çeken Zeliha Koçak Tufan, bu proje ile Orta Doğu'da eğitimin yok edilmesine ilişkin farkındalık yaratmak istediklerini belirtti.

Koordinatör Tufan, Orta Doğu'daki mültecilerin ancak yüzde birinin eğitim alabildiğine işaret ederek, bu oranın Türkiye'de yüzde 5 olduğunu ifade etti.

Dünyada en çok mülteci kabul eden 10 ülke arasında Türkiye’nin önemli bir yere sahip olduğunu anlatan Prof. Dr. Tufan, bu 10 ülke arasında batı ülkelerinden sadece Almanya'nın yer aldığına dikkati çekti.

– "Orta Doğu'daki savaşlar kültürel dokuyu da tahrip etti"

Prof. Dr. Ömer Turan, akademik mirası korumada yapılar kadar, o yapıların barındırdığı bilgi birikiminin korunmasının da çok önemli olduğunu anlattı.

Turan, Orta Doğu'daki savaşların sadece akademik mirası değil, aynı zamanda kültürel dokuyu da tahrip ettiğini özellikle Suriye'deki örnekleri üzerinden anlattı. Farklı dönemlerde Orta Doğu havzasındaki akademik ve kültürel mirasın nasıl değiştiğini görsel örnekler üzerinden aktaran Turan, bu mirasın korunmasında Türkiye'nin merkezi bir rol oynadığına işaret etti.

– Suriyeli mültecilere yönelik projeler

Koç Üniversitesinin bölgesel akademik mirasın korunmasına katkılarını anlatan Rektör İnan ise üniversitedeki Suriyeli, İranlı, Pakistanlı ve diğer ülkelerden eğitim görmeye gelen öğrencilerin öneminden bahsetti.

Umran İnan, son dönemde özellikle Suriyeli mültecilere eğitim alanında çeşitli katkılar yapan projeler ürettiklerini, bu projelerin de akademik ve kültürel mirasa katkı sağladığını ifade etti.

ABD'den daha fazla öğrencinin Türkiye'ye eğitim için gelmesini arzu ettiklerini anlatan İnan, bu kapsamda heyet olarak ABD Kongresinde çeşitli temaslarda bulunduklarını sözlerine ekledi.

Boğaziçi Üniversitesi bünyesindeki akademik ve tarihi mirası nasıl koruyup bugüne taşıdıklarını anlatan Rektör Mehmed Özkan ise 1863'te Robert Koleji'nin kurulmasıyla oluşmaya başlayan tarihi birikime sahip çıktıklarını vurguladı.

Üniversite bünyesinde özellikle Suriyeli öğrencilerin çok başarılı olduğunu anlatan Özkan, Türk öğrencilerle farklı etnik kökenden gelen öğrencilerin iyi bir entegrasyon süreci içinde olduklarına işaret etti.

Özkan, Tarsus'taki Gözlükule Kampüsündeki arkeolojik kazı çalışmalarına da değindiği konuşmasında, Türkiye'nin mülteciler konusundaki hassasiyetine kendilerinin de üniversite olarak katkı sağladığını belirtti.

“Milli Sinemanın Öncüsü Yücel Çakmaklı” paneli

İSTANBUL (AA) – "Milli Sinemanın Öncüsü Yücel Çakmaklı" başlıklı panelde, 10 yıl önce vefat eden ünlü yönetmenin hayatı ve filmleri ele alındı.

Türk Edebiyatı Vakfı'nın İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür Daire Başkanlığı iş birliğiyle düzenlediği panel, vakfın Sultanahmet'teki merkez binasında gerçekleştirildi.

Toplantıyı yöneten yazar Abdurrahman Şen, Yücel Çakmaklı'nın vefatının üzerinden 10 yıl geçtiğini anımsatarak, Çakmaklı'nın alanında öncü bir şahsiyet olduğunu söyledi.

Çakmaklı'yı ilk kez 1977 yılında bir TV dizisi çalışması esnasında kişisel olarak tanıdığını belirten Şen, "İlk görüşmemizde sanki yıllardan beri Yücel Abi beni, ben de onu tanıyormuşum gibi samimiydi. İşin içindeymişim gibi davranan bir samimiyet söz konusuydu." diye konuştu.

Yazar İhsan Kabil, Yücel Çakmaklı'nın hayatını, tecrübelerini ve sinemaya bakışını anlattı.

Türkiye'nin toplumsal olarak çalkantılı dönemlerden geçtiği yıllarda sinemada da bir yol ayrımı olduğunu, Çakmaklı'nın toplumun faydasına güzel işlere imza attığını ifade eden Kabil, "Yücel Çakmaklı'nın teşkilatçı bir yanı da vardı, biraz daha kurumsallaşmaya gitmek istiyordu." değerlendirmesinde bulundu.

Yapımcı, yönetmen ve senarist Yücel Çakmaklı'nın örnek bir kişilik olduğunu vurgulayan Kabil, "Mustakim olarak yoluna devam eden, ilkelerinden taviz vermeyen bir çizgisi vardı. Bunu yaparken de çok uç noktalara gitmeyen, hep halkın algısıyla beraber hareket eden bilgece bir tavır içindeydi." şeklinde konuştu.

– "Yücel Abi dostluğunu hiç eksiltmedi"

Yönetmen Mesut Uçakan, pek çok yönden güzel bir kişiliğe sahip olan Çakmaklı'nın enerjik bir yapısı olduğunu söyledi.

"En takdir ettiğim yanı da şuydu, kimsenin aleyhinde konuşmazdı, kimsenin ayıbını yüzüne vurmazdı." diyen Uçakan, kendisinin bu şekilde davranamadığı için çok dost kaybettiğini ifade etti.

Milli sinemayla ilgili yazılar yazdığı gençlik yıllarında Yücel Çakmaklı'ya eleştiriler getirdiğini hatırlatan Uçakan, "İyi niyetli bir eleştiriydi ama sanatçı eleştiriden pek hoşlanmaz. Fakat Yücel Abi hiç yüzümüze vurmadı, hiç sözünü etmedi, dostluğunu hiç eksiltmedi, sürdürdü. Kendi çevresinde de böyleydi." diye konuştu.

Uçakan, "Milli Sinema" kavramının farklı mecralara çekildiğini, kimliksiz bir hale geldiğini belirterek, bu nedenle üretilen bütün kavramları reddettiğini, üretilen filmlerin kalitesine önem vermeye başladığını anlattı.

Toplantıya katılan Yücel Çakmaklı'nın kardeşi Ünsal Çakmaklı'nın da ağabeyi hakkında konuştuğu toplantı, Türk Edebiyatı Vakfı Müdürü Özcan Ünlü'nün katılımcılara hediye vermesiyle sona erdi.

– Yücel Çakmaklı kimdir?

Türk sinemasında "milli ve manevi değerleri sinemaya aktarma" çabasıyla öne çıkan isimlerden biri olan yapımcı, yönetmen ve senarist Yücel Çakmaklı, 23 Ağustos 2009'da vefat etti.

"Birleşen Yollar", "Kızım Ayşe", "Küçük Ağa" ve "Bişr-i Hafi-Bir Zamanlar Sarhoştu" filmlerinin senaryosuna imza atan, ayrıca 1972-2005 yılları arasında çok sayıda filmi yöneten Çakmaklı, "Mümin ile Kafir", "Gençlik Köprüsü", "Sınıfta Şenlik Var", "Diriliş", "Garip Kuş", "Kızım Ayşe", "Memleketim" ve "Birleşen Yollar" filmlerinin de yapımcılığını üstlendi.

Çakmaklı, 10 Temmuz 2008'de TBMM tarafından verilen Devlet Üstün Hizmet Madalyasına layık görülürken aynı yıl Kültür ve Turizm Bakanlığı, sinemada 50 yıllık hizmeti dolayısıyla kendisine Emek Ödülü verdi.

“Mukaddes Emanetlerin Hizmetinde 5 Asır” Paneli

İSTANBUL (AA) – Topkapı Sarayı Müzesi Başkanı Prof. Dr. Mustafa Sabri Küçükaşcı, "Hilafet meselesine bakarken 4 halifenin muhacir özelliğini dikkate almazsak hilafet felsefesini, hilafetin ne anlattığını, Peygamber Efendimiz'in neyi tebliğ ettiğini ve devleti yönetenlerin Peygamber Efendimiz'i nasıl örnek almaları gerektiği hususunu anlayamayız." dedi.

Fatih'teki Ali Emiri Efendi Kültür Merkezi'nde Önder Sanayici İşadamları Derneği (ÖNSİAD) tarafından düzenlenen ve oturum başkanlığını şair-yazar Ekrem Kaftan'ın üstlendiği "Mukaddes Emanetlerin Hizmetinde 5 Asır" başlıklı panelde konuşan Küçükaşcı, Hazreti Muhammed'in son peygamber olduğunu hatırlattı.

İslam Peygamberi Hazreti Muhammed'in vefatından sonra Müslümanların önüne hilafet sorunu çıktığını dile getiren Küçükaşcı, şunları aktardı:

"Medine'de siyasi yapıdaki liderliği devam edecekti. Sahabenin ileri gelenleri toplandı ve Hulefa-i Raşidin diye tabir edilen hilafet sistemini oluşturdu. Dört halifenin ortak özelliği, muhacirlerdi. Muhacir, Mekke'de her türlü taşınmazını bırakıp Mekke'nin fethinden sonra onlardan hak iddia etmeyen, Peygamber Efendimiz'in terbiyesinde yetişen ve en yakınında bulunan kimselerdi. Onun için Allah, Kur'an-ı Kerim'de sahabelerin içinde ilk sıraya Muhacirin'i, ardından Ensar'ı koymuştur. Hilafet meselesine bakarken 4 halifenin muhacir özelliğini dikkate almazsak hilafet felsefesini, hilafetin ne anlattığını, Peygamber Efendimiz'in neyi tebliğ ettiğini ve devleti yönetenlerin Peygamber Efendimiz'i nasıl örnek almaları gerektiği hususunu anlayamayız."

Küçükaşcı, biat etme geleneğinin ilk olarak Medine-i Münevvere'de başladığını anlatarak, Hazreti Ebubekir'in halife seçildikten sonra herkesten umumi biat aldığını ifade etti.

Gerek siyasi şartlar gerekse yanlış yapılan işler ve meşru halifeyi tanımama gibi durumların hilafeti saltanata dönüştürdüğünü kaydeden Küçükaşcı, hilafetin saltanata dönüşmesiyle Emeviler'den itibaren saltanatın içinde bir bölüm olarak kalmayı sürdürdüğünü söyledi.

Küçükaşcı, halife olduktan sonra biat edilme adetinin bulunduğuna işaret ederek, kutsal emanetler İstanbul'a geldikten sonra Osmanlı padişahının tahta çıktığı zaman ilk biatını Hırka-i Saadet odasında Hırka-i Şerif'in ve Hazreti Peygamber'in Liva-i Saadet'inin yanında aldığını kaydetti.

İstanbul Üniversitesi İstanbul Araştırmaları Ana Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Ahmet Kala da İstanbul'un Hilafet ve Mukaddes Emanetler için önemini anlattı.

Prof. Dr. Kala, İstanbul'un yüzyıllar boyunca dünya Müslümanlarının başkenti olduğunu hatırlatarak, dünyanın farklı bölgelerinden ve Orta Asya'dan İstanbul'a gelen hacı adaylarının, aynı zamanda Halife olan padişahı ve İstanbul'daki önemli ziyaretgahları ziyaret ettikten sonra Surre Alayı'na katılarak hacca gittiklerini belirtti.

İstanbul'u ve Halife olan padişahı ziyaret için İstanbul'a gelen Müslümanların ağırlanması için çok sayıda tekkeler inşa edildiğini aktaran Prof. Dr. Kala, bunlar arasında Özbekler Tekkesi'nin en çok bilinen tekke olduğunu sözlerine ekledi.

Panelde, Önder Sanayici İşadamları Derneği (ÖNSİAD) Genel Başkanı Rasim Erdoğmuş ile ÖNSİAD Genel Başkan Vekili Hasan Gökçeoğlu da açılış konuşması yaptı.

“Dindar ve Muhafazakar Müslümanların Avrupa Siyasetinde Temsil Sorunu” paneli

ANKARA (AA) – Koç Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Şener Aktürk, Müslümanların göçmen olarak adlandırılmasının, siyasette yeterince temsil edilmemelerinin bir mazereti olarak sürekli gündeme getirildiğini belirtti.

Siyaset, Ekonomi ve Toplum Araştırmaları (SETA) Vakfında “Dindar ve Muhafazakar Müslümanların Avrupa Siyasetinde Temsil Sorunu” paneli düzenlendi.

SETA’da Avrupa Araştırmaları Direktörü Enes Bayraklı’nın moderatörlüğünü yaptığı panele, Koç Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Şener Aktürk, Brüksel Bölgesel Parlamentosu Bağımsız Milletvekili Mahinur Özdemir ve AK Parti İstanbul Milletvekili Zafer Sırakaya katıldı.

Panelde Doç. Dr. Aktürk, "Siyasal Mühendislik ve Avrupa’da Dindar Muhafazakar Müslümanların Dışlanması" başlıklı rapora ilişkin bilgi verdi. Aktürk, Avrupa’da ana akım siyasetin dindar ve muhafazakar Müslümanlara yönelik çeşitli yasaklar getirdiği için bu noktada özellikle bir temsil sorunu bulunduğunu, Müslümanların bir tür siyasi tecrite maruz kaldığını kaydetti.

Avrupa’daki Müslümanların sünnet, kurban kesimi, minare, başörtüsü ve peçe yasaklarıyla karşı karşıya kaldığını belirten Aktürk, bazı devletlerin Müslüman ailelerin çocuk yetiştirmesine, giyim kuşamına ve yeme içmesine müdahalede bulunduğunu ve hatta dikte ettiğini anlattı.

Bu negatif gidişatın devam edecek gibi göründüğünü söyleyen Aktürk, temsil boşluğunun giderilmesi için Müslüman azınlığın bulundukları ülkelerde fiilen siyasi Müslüman partileri kurabileceğini, bunların Avrupa Parlamentosu (AP) seçimlerine katılabileceğini ve seçimlere katılma oranlarının artırılması yoluyla da diğer partilerin Müslüman azınlığı dikkate almaya başlayabileceğini aktardı.

Aktürk, "Avrupa Hristiyan bir kıtadır, bu argüman doğru ama aynı zamanda Musevi ve Müslüman bir kıtadır. Bu 1300 yıldır böyle. Avrupa’nın, İtalya’sıyla, İspanya’sıyla, Portekiz’iyle ve Güney Fransa’sıyla Müslüman bir geçmişi de oldu fakat Müslümanların göçmen olarak adlandırılması, siyasette yeterince temsil edilmemelerinin bir mazereti olarak sürekli gündeme getiriliyor." dedi.

– "İnsan ve kadın haklarından bahsediyorlar ama başörtülü kadın haklarında sıfırlar"

Belçika ve Avrupa'nın ilk başörtülü milletvekili olarak tarihe geçen ve 2015’te 1915 olaylarıyla ilgili Ermeni iddialarını tanımadığı için partisinden ihraç edilen Brüksel Bölgesel Parlamentosu Bağımsız Milletvekili Özdemir de 2006 yılında belediye meclisine seçildiğini söyledi.

Seçildikten sonra başını açacağı yönünde söylemler yapıldığını anlatan Özdemir, kendi partisinin bile seçim sürecinde hazırladığı afişlerde başörtüsünü arka fonla birleştirerek yokmuş gibi gösterdiğini, bu tür ayrımcılıklara maruz kaldığını aktardı.

Özdemir, seçildikten sonra kendi partisinden bile bazı kişilerin kendisinden rahatsız olduğunu belirterek, o dönem bazı medya ve sivil toplum kuruluşlarının da baskı ve kışkırtmalarına maruz kaldığını vurguladı.

Başörtüsü taktığı için kendi kimliği ve çalışmalarının görmezden gelinerek sadece başörtüsü üzerinden siyaset yapılmaya başladığını anlatan Özdemir, en sonunda da 1915 olaylarıyla ilgili Ermeni iddialarını tanımadığı için partisinden ihraç edildiğini anımsattı.

Özdemir, güçlü bir sivil toplum ve medya temsili olsaydı bu kadar ayrımcılık olaylarının yaşanamayacağının altını çizerek, "Güçlü bir siyasi temsilin yanında güçlü bir sivil toplum ve medya da olması gerek. Bunlar sayesinde halkı bilinçlendirmek, mücadeleye devam etmek lazım. Sivil toplumu da etki tepkiyi de güçlendirmeli. Bakıyorsunuz ki insan haklarından, kadın haklarından bahsediyorlar ama konu başörtülü kadın hakları olunca maalesef sıfırlar." diye konuştu.

– "Siyasette muhafazakar kesimin yerini ‘Türkiyeli ama Türkiye karşıtı kişiler’ alıyor "

AK Parti İstanbul Milletvekili Sırakaya da Özdemir’in yaşadıklarının benzerini 1999 yılında Türkiye’de de Merve Kavakçı’nın yaşadığını kaydetti.

Sırakaya, geçen yıllar içinde Türkiye’de artık özgürlüklerin daha geniş anlamda yaşandığını ve insanların din, dış görünüş veya etnik köken gibi özelliklerine bakılmaksızın milletvekili olabildiğini söyledi.

Çoğulculuk, insan hakları, demokrasi ve fikir özgürlüğü gibi konularda dünyaya ders vermeye çalışan Avrupa ülkelerinin "ilericilik ve gericilik" kavramlarını gözden geçirmesi gerektiğini vurgulayan Sırakaya, Avrupa’daki Türk vatandaşlarının bulundukları ülkelerde siyasete katılmadığına, AP seçimlerinde de oy kullanmadığına, yaşadıkları sorunlar ve ihlal edilen hakları konusunda da edilgen bir tutum izlediklerine dikkati çekti.

Sırakaya, "Siyasi katılım yapmadığımız, siyasi partilere üye olmadığımız ve bunun doğal sonucu olarak da aktif siyasette yer almadığımız gerçekliğini bilmemiz gerekiyor. Muhafazakar kesimdeki insanlar siyasette yer almayınca da siyasette ‘Türkiyeli olan ama bütün siyaset ve varlığını Türkiye karşıtlığı üzerinden oluşturan’ kesimler yer alıyor." ifadelerini kullandı.

Avrupa’da İslam karşıtlığının toplumun ve siyasetin merkezinde olduğunu vurgulayan Sırakaya, "(Avrupa’da) İslam, Müslüman ve bütün bunları kendi içinde toplayan bir Erdoğan karşıtlığı var. Bugün gelinen noktada sertleşen bir söylemin var olduğu, merkez partilerin de daha fazla sağa kaymış olduğu bir süreci yaşıyoruz." dedi.

Sırakaya, ana akım siyasi partilerde yer bulamayan ve kendi siyasi partilerini oluşturmaya başlayan kişilerin de "marjinalleştirildiğini ve düşmanlaştırılmaya çalışıldığını" kaydetti.

Yaşanan zorluk ve sıkıntılara rağmen, demokrasi ve hukuk zemininde edilgen tutumdan etken noktaya geçilmesi gerektiğini söyleyen Sırakaya, insan hakları örgütleri yapılanmalarının daha aktif düzeye taşınması gerektiğini söyledi.