Üsküdar Üniversitesi

Üsküdar Üniversitesi şiddet vakalarıyla ilgili veri tabanı oluşturacak

İSTANBUL (AA) – Üsküdar Üniversitesi Rektörü Psikiyatrist Prof. Dr. Nevzat Tarhan, Üsküdar Üniversitesi'nin şiddet konusunda yürüttüğü çalışmalar kapsamında İstanbul İl Emniyet Müdürlüğü'yle protokol imzaladıklarını belirterek, "Pazartesi günü Sayın Mustafa Çalışkan ile temas kurduk. Hemen protokol imzaladık. İstanbul Emniyet Müdürlüğü ile protokolümüz bugün imzadan çıkmak üzere, Valilik de onay verdi. İstanbul Emniyeti'ne başvuran şiddet vakaları, şiddet kurbanları ya da şiddeti uygulayanlar yani şiddetle ilgili sanık durumunda olacak kişiler üzerinde ciddi bir veri tabanı oluşturacağız." dedi.

Prof. Dr. Tarhan, üniversitenin Merkez Yerleşkesi'nde son günlerde sıklıkla gündeme gelen "şiddet ve şiddeti önleme" konularının ele alındığı programdaki konuşmasında, kadına yönelik şiddetin, aile içi şiddetin ve toplumdaki şiddetin artışının sadece Türkiye'nin değil dünyanın da sorunu olduğunu söyledi.

Özellikle 2000'li yıllardan sonra dünyadaki şiddet olaylarının yüzde 57 oranında arttığını belirten Tarhan, Amerika Birleşik Devletleri'ndeki (ABD) acil servislere başvuran vakaların yüzde 17'sinin aile içi şiddet kurbanı kişilerden oluştuğunu aktardı.

Bu artış dolayısıyla dünyada çeşitli önlemler alındığına işaret eden Tarhan, Türkiye'de de psikiyatri ve psikoloji davranış bilimlerine odaklanmış bir kurum olan Üsküdar Üniversitesi ve NPİstanbul Beyin Hastanesi iş birliğiyle bu konuda çeşitli çalışmalar yürüttüklerine değindi.

Prof. Dr. Tarhan, üniversitesinin şiddet konusunda yürüttüğü çalışmaları kapsamında İstanbul İl Emniyet Müdürlüğü'ne başvurarak bir protokol imzaladıklarını belirterek, "Pazartesi günü Sayın Mustafa Çalışkan ile temas kurduk. Hemen protokol imzaladık. İstanbul İl Emniyet Müdürlüğü ile protokolümüz bugün imzadan çıkmak üzere, Valilik de onay verdi. İstanbul Emniyeti'ne İstanbul'dan başvuran şiddet vakaları, şiddet kurbanları ya da şiddeti uygulayanlar yani şiddetle ilgili sanık durumunda olacak kişiler üzerinde ciddi bir veri tabanı oluşturacağız." dedi.

İstanbul İl Emniyet Müdürlüğü'nün bütün ilçelere aile içi şiddet ile ilgili bürolar açtığını dile getiren Tarhan, "Başlarına birer görevlendirilmiş polis memurları var ama tabii bu yeterli değil. Onlar sadece mevcut durumun istatistiklerini yapıyorlar, yönlendiriyorlar ama bu insanların çoğunun tedavi olması gerekiyor. Bunun için biz onlara hızlı müdahale etme ve tıbbi tedavi gerekiyorsa tıbbi tedaviye alınması gibi konularda klinik çalışma da planlıyoruz ve bunun hazırlıklarını yapıyoruz." bilgisini verdi.

– "Evdeki eş rolleri topluma öğretilmeli"

Şiddet olaylarıyla ilgili cezaevine başvuranların yüzde 60-70'inde alkol ve madde kullanımı olduğunu ifade eden Tarhan, "Bütün dünyada 1960'lardan sonra başlayan kadının özgürleşme hareketi haklı ve gerekli bir hareketti. Fakat kadının özgürleşme hareketine kültürel olarak bizim hazır olmadığımız ortaya çıktı. Bu konuya, erkeklerin hazır olmadığını gösteriyor. Bunun için muhakkak evdeki eş rolleri topluma öğretilmeli, kadın, erkek, iş adamı, baba rolü… Bu rolleri bilmeden aile içi iletişim kurulamıyor. Kolaylıkla çatışma yaşanıyor." değerlendirmesinde bulundu.

Nevzat Tarhan, İstanbul Sözleşmesi konusunun da yanlış anlaşıldığına dikkati çekerek, şöyle konuştu:

"İstanbul Sözleşmesi, toplumda yeteri kadar tartışılmadan çıktı. Bunun için bizim değerlerimize, kültürümüze uyuşmayan yönleri var. Mesela, arabuluculuk sistemiyle ilgili, 'Toplumsal uzlaşı ve adaleti sağlamaya yönelik önemli eylemlerden biri olan arabuluculuk uzlaştırma girişimlerinin hepsinin kaldırılması ve yasaklanması.' gibi bir madde var. Aile içerisinde problemde, bizim kültürümüzde komşular, akrabalar, aileler, babalar birer hakem gibi çalışıp birçok problemi çözüyor. Bunlar bizim artılarımız. Ailedeki arabuluculuk sistemi kaldırılırsa bu aile içi şiddet olaylarını daha da arttırıcı etki yapar. Bu da revizyon gerektiren bir durum olarak gözüküyor."

Gelişmiş ülkelerde, şiddetle ilgili alınan önlemlerden bahseden Tarhan, "pozitif psikoloji bilimi" kapsamında çocuklara ve ergenlik dönemindeki gençlere öfke kontrolü, stres yönetimi, minnettarlık, empati ve merhamet duyguları gibi bazı temel değerlerin öğretildiğini anlattı.

"İtaat ve duygu kültürü bizde çok fazla. Bu özellikler nedeniyle, aile içerisinde olumsuz duygularımızı ifade edemiyoruz." diyen Tarhan, öfkenin birikerek, şiddete dönüştüğünü söyledi. Bu nedenle, ilk ve ortaokul seviyesindeki çocukların olumlu ve olumsuz duygularını ifadeleriyle ilgili becerilerinin geliştirilmesi gerektiğinin altını çizdi.

– "Toplumda kadın ve erkek eşitliğine karşı çıkan zihniyet hala mevcut"

Üsküdar Üniversitesi Rektör Yardımcısı ve Şiddet ve Suçla Mücadele Uygulama ve Araştırma Merkezi (ŞİDAM) Müdürü Prof. Dr. Sevil Atasoy da şiddetin dünya genelinde bir sorun olduğunu vurguladı.

Prof. Dr. Atasoy, dünya genelinde her 3 kadından 1'inin fiziksel ya da cinsel şiddete uğradığına dikkati çekerek, kadına yönelik şiddetin cinsiyet ayrımcılığına dayalı bir insan hakkı ihlali olduğunun ve sağlık sorunu oluşturduğunun kabul edilmesi gerektiğinin altını çizdi.

Kriminolojik açıdan kadın cinayetlerinin hayata karşı suçlar içerisinde farklı bir yeri olduğunu belirten Atasoy, "Erkekler 2019'un ilk 7 ayında en az 184 kadını öldürdü. Kadınları öldüren her 4 erkekten 3'ü kocasıydı. Kadınların yüzde 58'i ev içinde öldürüldü. Erkekler kadınları ayrılmak istediği ya da barışmak istemediği, çocuğuyla görüşmek istediği, aldığı ayakkabıyı beğenmediği hatta takı yüzünden çıkan tartışma nedeniyle, kıskançlık yüzünden ve kendisine kötü davrandığı bahanesiyle öldürdü." diye konuştu.

Sevil Atasoy, Türkiye'nin kadına yönelik her türlü şiddetin önlenmesi konusunda 90'ların başından bu yana yol aldığını ve reform niteliğinde yasal düzenlemeler yapıldığını anımsatarak, "6284" sayılı ailenin korunması ve kadına karşı şiddetin önlenmesine dair kanunun bunların en önemlisi olduğunu kaydetti.

Ancak uygulamada ciddi sorunlar olduğunu ifade eden Atasoy, şu değerlendirmelerde bulundu:

"Çünkü toplumda kadın hakları, kadın ve erkek eşitliğine karşı çıkan bir zihniyet hala mevcut. Şiddet önleme ve izleme merkezlerinin ve sığınakların sayısı yetmiyor. Uygulamalar standart değil. Verilen hizmet ilden ile ve yöneticilerin yaklaşımlarına bağlı olarak farklılaşıyor. Kadınlar yeterince bilgilendirilmiyor. Kadınlar eve dönmeye veya şiddet uygulayan kocalarıyla barışmaya zorlanıyor. Baroların adli yardım bürolarında atanan avukatlar kadınların yararlanabilecekleri haklar konusunda yeterli bilgiye sahip değil. Kadınları dava açmamaya, uzlaşmaya gitmeleri, şiddet uygulayanla barışmaları yönünde telkinde bulunduklarını biliyoruz. Savcılıklara başvuran kadınlara karşı kadınların suçlayıcı şekilde davranıldığı, adli işlem başlatmakta zorlandıkları, hatta şikayetlerinin dahi dikkate alınmadığını biliyoruz."

Prof. Dr. Atasoy, suçla mücadelenin ilk basamağının önleyebilmek olduğunu vurgulayarak, "Kadın cinayetinin önlenmesi için kadınların gördüğü şiddeti sınıflamak ve kaydını tutmak zorundayız. Yasalar ve uluslararası sözleşmeler bunu zorunlu kılıyor halbuki kadın cinayetlerinin gerçek sayısını bile bilmiyoruz. En azından şiddet göstermiş faillerle ve şiddet gören mağdurlarla karakola başvuran, sığınma evlerinde bulunanlar ile profesyonellerin yüz yüze görüşmesi gerekiyor. Bunları bilmeyince sorunu çözmek mümkün değil." ifadelerini kullandı.

Üniversitenin İstanbul İl Emniyet Müdürlüğü'yle başlattığı uygulamanın büyük önemi olduğunu belirten Atasoy, "Üniversite bünyesinde açılabilecek bir veri tabanı merkezi sayesinde en azından İstanbul'dan başlayarak Türkiye genelinde ne olduğu hakkında bir bilgimiz olabilir. Kurumsal hafızalar ancak veri tabanlarının oluşmasıyla meydana gelir." şeklinde konuştu.

– Türkiye'nin "Düşmanlık, Saldırganlık ve Şiddet" analizi açıklandı

Programda, Üsküdar Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Müdürü Doç. Dr. Gökben Hızlı Sayar ise üniversite tarafından 2018- 2019 yılları arasında Sosyal Bilimler Enstitüsü bünyesinde yürütülen "Türkiye Bağımlılık Risk Profili ve Ruh Sağlığı Haritası"nın "Hostilite (Düşmanlık, Saldırganlık, Şiddet)" eğilimiyle ilgili elde edilen verileri paylaştı.

Araştırma sayesinde Türkiye'nin farklı bölgelerinde düşmanlık hissi ve şiddet eğilimiyle ilgili belirtilerin görülme sıklığının ve bu belirtiler için riskli grupların tespit edilmesini amaçladığını söyleyen Sayar, sahada çalışan 125 klinik psikoloji yüksek lisans öğrencisinin 81 ile ulaşarak 24 bin 494 kişinin verilerini araştırmaya dahil ettiğini aktardı.

İzmir, Trakya, Sinop, Kastamonu, Çankırı civarında Türkiye ortalamasının daha altında hostilite duyguları olduğunu belirten Sayar, "Ancak genel olarak Güneydoğu'nun tamamı ve Doğu Anadolu'nun önemli bir kısmında hostilite ile ilgili hislerin Türkiye ortalamasının üstüne çıktığını görüyoruz." dedi.

En yüksek hostilite puanının 18-23 yaş arasında olduğuna dikkati çeken Sayar, şunları kaydetti:

"Duygularını kontrol etmeyle ilgili daha fazla zorluğa ve daha fazla saldırgan düşüncelere, şiddet eğilimine sahipler. Yaş arttıkça hostilite puanları düşüyor. Öfke kontrolü ve şiddete eğilimle ilgili zorluklar genç yaşlarda daha fazla. Kadınlar ve erkekler arasında hostilite arasında bir fark bulamadık. Erkeklerin işledikleri suçlar ya da şiddet davranışları daha fazla yıkıcı sonuçlara yol açıyor ancak kadınlarda da hostilite yüksek ve şiddete eğilim var. Düşük eğitim düzeyinde şiddete yatkınlık daha fazla olmakla birlikte yaş kadar bir etkileme gücü yok. Alkol kullananlarda ya da en azından son bir yıldır bırakmışlar olanlarda şiddete eğilim, düşmanlık, öfke puanları daha yüksek. Madde kullanmayanlarda ise daha düşükken tek tip madde kullananlarda puanlar daha yüksek, çoklu madde kullanan erkek ve kadınlarda saldırganlık, düşmanca duygular, öfke puanları en yüksek bulunuyor."

Şiddete eğilimi olan kişilerin yaşadıkları sorun karşısında öfkesini bir biçimde alıp işleyemediğini belirten Sayar, "Duyguları tanıma güçlükleri var. Kendi duygularının olduğunun farkına varamıyor olabilirler. Duyguları ifade güçlükleri var. Öfke hissi insanın içini yakar. Uygun biçimde bunu dışarıya ifade etme ya da çözme biçimi bulamadığı zaman karşısına çıkan birkaç yol var, birincisi alkol, madde bağımlılığına yönelerek kendisini yatıştırmaya çalışma, ikincisi davranış bağımlılıklarına yönelebilir. Kişilerin içerisinde yaşadıkları bu hostiliteyi uygun dışa vurum haline getirmeyi öğretmek lazım." şeklinde konuştu.

“Ülkeler arasındaki duvarlar, korku ve tehlikenin reaksiyonudur”

İSTANBUL (AA) – Üsküdar Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan, ülkeler arasında güvenlik gerekçeleriyle inşa edilen duvarların yakın bir tehdidin varlığına işaret ettiğini belirterek, "Aslında korku ve tehlikenin bir reaksiyonudur. Duvar bir savunma mekanizması olarak hayata geçirilir fakat güvenliği inşa ettiği gibi korkuları da daim kılar." dedi.

Arıboğan, Yunus Emre Enstitüsü Kültürel Diplomasi Akademisi tarafından düzenlenen Kültürel Diplomasi Uygulamalı Eğitim Programı'nda konuştu.

Son yıllardaki küresel güvenlik politikaları ve giderek artan yeni nesil tehditlere değinen Arıboğan, konuyu uluslararası ilişkiler literatürüne kazandırdığı "Duvar Teorisi" kapsamında değerlendirdi.

Arıboğan, 2000'li yıllarda artan terör ve göç tehdidine karşı birçok devletin sınırlarına duvarlar inşa ettiğini vurgulayarak, bu çabaların ülkelerin sahip olduğu güvenlik odaklı korku ve kaygılardan kaynaklandığını söyledi.

Duvarların ülkeler ve kültürler arasında "biz" ve "öteki" kavramlarını yeniden ürettiğine ve pekiştirdiğine dikkati çeken Arıboğan, "Ülkeler arasında güvenlik gerekçeleriyle inşa edilen duvarlar, yakın bir tehdidin varlığına işaret etmektedir. Aslında korku ve tehlikenin ürettiği bir reaksiyonudur. Duvar bir savunma mekanizması olarak hayata geçirilir fakat güvenliği inşa ettiği gibi korkuları da daim kılar. Teröristler ve göçmenlerden gelecek tehlikelere karşı korunmak varsayımıyla inşa edilen duvarlar, bir yandan da ülkenin savunma halini pekiştiriyor." ifadelerini kullandı.

Tarihin başlangıcından bu yana duvarların medeniyetler arasında bir savunma ve korunma aracı olarak inşa edildiğini anımsatan Arıboğan, duvarların ülkelerdeki siyasetleri belirlemede de önemli olduğunu söyledi.

– "Aşırı milliyetçi hareketlerin çıkış noktası küreselleşmeye başkaldırı"

Arıboğan, duvar inşa etme sürecinin küreselleşmeyle de doğrudan bağlantılı olduğunu anlattı.

Dünyadaki sağ ve sol hareketlerin bazı noktalarda birleştiğini belirten Arıboğan, şöyle devam etti:

"Tüm dünyada yükselen ırkçılık ve aşırı milliyetçi hareketler küreselleşmeye başkaldırıdır. Aynı şekilde sol partiler ve sol merkezli hareketler de küreselleşmeye benzer açılardan karşı çıkar. Son dönemlerdeki siyasi ve ekonomik kararlar da bunun göstergesidir. Örneğin globalleşmeyle artan ekonomik ilişkilerin, günümüzde ticaret savaşlarına dönüşmesi ancak zamanın ruhu olgusuyla açıklanabilir."

Arıboğan, dijitalleşmenin de küresel bir tehdit olarak tanımlanabileceği değerlendirmesini yaparak, "Sosyal medya hesapları başta olmak üzere sonsuz sayıda bilgi, dijital dünyada dolaşıyor. Bazı ülkeler buralarda kontrolü sağlamaya çalışsa da artık dünyanın yarısından fazlasının internette aktif olduğunu biliyoruz. Batı dünyası istihbarat ve manipülasyona tamamen açık diyebiliriz. Doğu'da ise dijital sızmalara karşı tümden ya da kısmi yasaklar uygulanıyor. Dijital duvarları aşmak için de duvarları kuvvetlendirmek için de teknoloji önemli bir hale geldi." şeklinde konuştu.

– Yunus Emre Enstitüsü Kültürel Diplomasi Akademisi

Yunus Emre Enstitüsü Kültürel Diplomasi Akademisi tarafından düzenlenen "Kültürel Diplomasi Uygulamalı Eğitim Programı" kapsamında katılımcılara 3 ay boyunca teorik ve uygulamalı eğitimler veriliyor. Yurt içinden ve yurt dışından programa katılanlar, hafta sonu İstanbul'daki merkezde eğitim alırken, hafta içinde ise uzaktan öğrenme sistemiyle eğitim ve sınavlara dahil olabiliyor.

Üç aylık eğitim programı sonunda başarı gösteren katılımcılar, geliştirecekleri Kültürel Diplomasi projelerini Yunus Emre Enstitüsü'nün yurt dışındaki merkezlerinde uygulama imkanı bulacak.