Tescillenen “Urfa peyniri” damaklara hitap ediyor

ŞANLIURFA (AA) – Türkiye’nin zengin yemek kültürüyle öne çıkan şehirlerinden Şanlıurfa’da tescillenen “Urfa peyniri” kahvaltının yanı sıra kullanıldığı tatlılarla da halkın vazgeçilmezi arasında yer alıyor.

Zengin mutfağıyla ünü ülke sınırlarını aşan Şanlıurfa’da aralarından çiğ köfte, soğan kebabı, lahmacun, tirit, ciğer kebabı, şıllık tatlısı, sade yağ ve patlıcanlı kebabın da bulunduğu birçok ürün Türk Patent ve Marka Kurumunca tescillendi.

Kentin birbirinden lezzetli yemeklerini ve geleneksel ürünlerini tescil ettirmek için yoğun çaba harcayan Şanlıurfa Ticaret Borsası (ŞTB), son olarak tarihi kentte geleneksel yöntemlerle hünerli ellerde üretilen peyniri de gelecek nesillere aktarılması için bir süre önce tescil ettirdi. Kentte sabah kahvaltıda közlenmiş “Urfa biberi” ile tüketilen, özellikle künefe ve helva gibi tatlılardan kullanılan “Urfa peyniri”, tadıyla adeta damak çatlatıyor.

ŞTB Başkanı Mehmet Kaya, AA muhabirine, Şanlıurfa’nın dünyanın en eski kentlerinden biri olduğunu, zengin yemek kültürüyle de ününün sınırları aştığını söyledi. Kenttin değerleri ve lezzetlerine sahip çıkmaya çalıştıklarını belirten Kaya, “Kentin önemli bir değerini tescil etmek büyük emeklerle oluyor. Borsa olarak daha önce büyük çabalarla tescilini aldığımız sade yağın ardından geçen hafta Urfa peynirimizin de coğrafi işaretini de aldık. Urfa peyniri tadıyla, yağ oranıyla, rengiyle kendine has bir peynir. Peynirimiz doğal saf koyun sütünden üretiliyor ve kesinlikle hiçbir kimyasal katkı maddesi yok. Organik yüzde 100 el emeğiyle üretilen bir peynir. Ülkemizde çok çeşit peynir çeşidi bulunmakta fakat biz Urfa peyniri ile bu konuda çok iddialıyız. ” diye konuştu.

Urfa peyniri tadını endemik bitkilerden alıyor

Kaya, her bölgenin kendine has güzelliklerinin ve tatların bulunduğunu anımsatarak şöyle konuştu:

“Şanlıurfa peyniri dediğimizde akla ilk gelen Urfa kadayıfı oluyor. Peynirimiz özellikli kadayıfta çok kullanılıyor. Urfa peyniriyle yapılan kadayıfının tadı bir başka oluyor. Bunun yanında helvamıza tadı veren en büyük etken peynir ve sade yağımızdır. Bunlar olmadığı zaman o muhteşem tadı hiçbir yerde bulamazsınız. Bu tatlarımız özellikle küçükbaş hayvanlarımızın otlandığı Tek Tek Dağları ve Karacadağ bölgesinde yetişen endemik bitkilerden geliyor. Peynirimizin tadı ve yağ oranı, tarım ve ilaçlanmanın yapılmadığı bakir bölgelerde otlayan hayvanların sütünden kaynaklanıyor. Bu lezzeti hiçbir yerde bulamazsınız. Herkesi bu eşsiz lezzetleri tatmak için Şanlıurfa’ya davet ediyoruz.”

Urfa künefesinin lezzeti peynirden geliyor

Künefe ustası Murat Ateş ise kentte has lezzetlerin tescillenmesinin kendilerini memnun ettiğini ifade ederek “Kentte yıllardan beri künefe yapıyorum. Urfa kadayıfımızı ana ürünü peynir ve sade yağ. Urfa peyniri ve sade yağı dediğimiz iki lezzet bir araya geldiği zaman ortaya muazzam bir lezzet çıkıyor. Sade yağ gibi peynirimiz de tescillendi. Kentte gelen yerli ve yabancı konuklarımıza bu lezzeti tatmalarını öneriyoruz.” dedi.

Peynir üreticisi Ahmet Oldurur da Urfa peynirinin tescillenmenin ekonomik açıdan kendilerine olumlu yansımalarının olacağını vurguladı.

Bölgenin en iyi peynirini ürettiklerini dile getiren Oldurur, “Urfa peynirinin tescillenmesi çok güzel oldu. Ürünümüzün tescillenmesi gurur verici. Peynirimizin tescillenmesiyle ürüne talep de artı. Türkiye’nin birçok illinden talepler var. Ürünümüzün merak edip tadına bakmak isteyenlere gönderiyoruz.” ifadelerini kullandı.

Yasin Dikme

Share on facebook
Facebook
Share on twitter
Twitter

Daha Fazla Haber

ŞANLIURFA(AA) – Neolitik dönemin önemli yerleşimleri arasında yer alan Karahantepe’de gün yüzüne çıkarılan eserler, 11 bin yıl önce yaşamış insanların sanatsal becerilerini gözler önüne seriyor.

Şanlıurfa’nın Haliliye ilçesi sınırlarında kalan Karahantepe’nin tanıtımının Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Nuri Ersoy’un da katıldığı törenle gerçekleştirilmesinin ardından Neolitik döneme ait önemli eserlerin bulunduğu ören yeri, tüm dünyanın dikkatini yeniden bu bölgeye çekti.

Karahantepe Ören Yeri Kazı Başkanı Prof. Dr. Necmi Karul, AA muhabirine, Karahantepe’deki kazılara 2019 yılında başladıklarını, kısa sürede arkeolojik açıdan çok verimli iki sezon geçirdiklerini söyledi.

Kazılar sırasında çapı 23 metreyi bulan bir binanın açığa çıkarıldığını ve bunun büyük bir kısmının ana kayaya oyulmuş durumda olduğunu, yüzeyden 5,5 metre derinliğe ulaştığı bilgisini veren Karul, bunun çok büyük bir mühendisliğin sonucu inşa edildiğini belirtti.

İnsan heykelleri dikkati çekiyor

Karul, Karahantepe’de şu ana kadar bulunan eserlerle Göbeklitepe’de çıkarılan eserlerin birbirine benzerlik gösterdiğini ancak ayrıştığı noktaların da olduğunu dile getirerek, şunları kaydetti:

“Karahantepe’de bugüne kadar yapmış olduğumuz kazılarda insana ait betimlerin, 3 boyutlu heykellerin sayısı biraz fazla, sayısı fazla olunca da öne çıkıyorlar. Şanlıurfa Arkeoloji Müzesi’nde bununla ilgili Karahantepe’de Neolitik İnsan Sergisi düzenlendi. Bu sergide de görülebileceği gibi çok sayıda insan başı, çifte insan başları ya da dikilitaşların üzerinde insan betimlemeleri gibi insan ögesinin sıkça işlendiği örneklerle karşılaştık. Bu yönüyle Göbeklitepe ile farklılaşıyor ama şu anlama gelmiyor, Göbeklitepe’de daha sonraki yıllarda ileride yapılacak kazılarda insan betimlemeleriyle karşılaşılmayacağı ya da hiç olmadığı anlamına da gelmiyor. Ama bugüne kadar yapılan kazılarda Karahantepe’deki insan heykelinin sayısının fazlalığı dikkati çekiyor.”

3 boyutlu leopar taşıyan insan heykeli

Prof. Dr. Karul, Karahantepe’de çıkarılan 3 boyutlu heykellerin en iyi örneklerinden birinin de sırtında leopar taşıyan insan heykeli olduğunu söyledi.

“Dikkati çeken unsur heykelde leoparın canlı betimlenmesi, bu tür hayvanlar biliyorsunuz Göbeklitepe’de de kabartma halinde, bir atak saldırgan pozisyonunda betimleniyorlar.” diyen Karul, şunları dile getirdi:

“Birinin sırtında canlı bir hayvan taşımasının anlamı farklı olsa gerek. Yine atak pozisyonları ağzı açık, dişleri görünür şekilde betimlenmiş ama bu defa bir insanın sırtında taşınır vaziyette, bunu yorumlamak çok güç. Ama en azından eğer biz bir yorum yapacaksak Neolitik Çağ’ın yani günümüzün yaklaşık 11 bin yıl öncesinde insanların hayvanlarla kurdukları ilişkinin bugünkünden çok çok farklı olduğunu görmek mümkün. Nitekim bu ilişkinin bize göre çok da barışçıl bir ilişki olduğunu anlıyoruz çünkü etnografik örnekler de bunun benzeri birçok şeyi taşıyor.”

Eserlerin yapıldığı zamanın yazılı dönem olmadığını hatırlatan Karul, bu döneme ait eserler üzerindeki üslup yorumlarının tamamen yorumu yapan arkeologları ya da konuya ilgi duyanları bağladığını söyledi.

Karul, bu dönemde insanların sanatsal becerilerinin ne düzeyde olduğunun ortaya çıkan eserlerden rahatlıkla görüldüğünü belirterek, “Artık 3 boyutlu, çok ciddi anlamda şematik değil, gerçekçi bir üslubun benimsendiğini görüyoruz, bu da belki de Göbeklitepe ile karşılaştırmaktansa çok daha uzağa gidelim, 2. bin yıla, Hitit’e gidelim mesela, bu tür heykellerin benzerlerini bir neolitikte bu kadar eski bir dönemde, bir de çok sonra Anadolu için konuşuyorum, Hitit’te görüyoruz. Bu arada herhangi bir şey olmadığı, boşluk olduğu anlamına gelmiyor ama (bulunan eserler) Neolitik Çağ’da insanların geldiği sanatsal becerinin, başarının, yeteneklerinin, beğenilerinin ne düzeyde olduğunu kanıtlıyor.” diye konuştu.

ŞANLIURFA(AA) – Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından 2015’te ziyarete açılan Şanlıurfa Arkeoloji Müzesi, insanlığın ilk çağlarından günümüze kadar uzanan serüvenini, tarihi eser, canlandırma ve imitasyonlarla ziyaretçilere görme imkanı sunuyor.

“Tarihin sıfır noktası” olarak nitelendirilen Göbeklitepe ile kentin birçok noktasında devam eden kazılarda çıkan eserler ile amazon kadınlarının resmedildiği eşsiz mozaikler, alanında uzman restoratörler tarafından titizlikle inceleniyor.

Müze bünyesindeki laboratuvarlarda hassas işlemlerden geçirilen eserler, gelecek kuşaklara ulaştırılması için özenle koruma altına alınıyor.

Şanlıurfa Arkeoloji Müzesi Müdürü Celal Uludağ, AA muhabirine, kazılardan elde edilen ve müzede sergilenen eserlerin gelecek kuşaklara aktarılmasının önem arz ettiğini belirterek, bu kapsamda eserlerin laboratuvarda alanında uzman kişiler tarafından periyodik aralıklarla kontrollerinin yapıldığını söyledi.

Müze bünyesinde 3 laboratuvarın bulunduğunu, kazı çalışmalarında elde edilen eserlerin ilk olarak burada fotoğraflanarak belgelendirildiğini ifade eden Uludağ, şöyle konuştu:

“Şanlıurfa Arkeoloji Müzesi laboratuvarları hem ekipman olarak hem de personel olarak yeterli donanıma sahiptir. Gelen eserler cinsine, niteliğine göre bu laboratuvarlarda restorasyona tabi tutulmaktadır. Ayrıca bizim laboratuvar dışında da yerinde yaptığımız müdahaleler bulunmaktadır. Özellikle arkeolojik kazı alanlarındaki müdahaleler çok önemlidir. Taşınmaz kültür varlığı niteliğinde olan mozaikler bu anlamda özellikle arazide restorasyona-konservasyona, temizliğe tabi tutulmaktadır. Bu eserlerin periyodik olarak gerekli bakımları yapılmaktadır.”

Celal Uludağ, müzede görev yapan alanında uzman restoratörlerin uygun tekniklerle esere hiçbir şekilde zarar vermeden çalışma yaptığını aktararak, laboratuvar bünyesinde taş, pişmiş toprak, bronz, demir, gümüş, altın, kemik, cam gibi her türlü malzeme grubuna restorasyon-konservasyon işlemini gerçekleştirdiklerini vurguladı.

Müze kompleksi içerisinde yer alan 5 bin metrekarelik alana sahip Haleplibahçe Mozaik Müzesi’nde savaşçı “amazon kadınları”na ait dünyadaki ilk mozaik örneğinin yer aldığını ve bu alandaki eserlerin yerinde titizlikle korunduğunu anlatan Uludağ, şunları kaydetti:

“Burada Roma dönemine tarihlenen bir saray yapısı var ve içerisinde de çeşitli mozaikler resmedilmiş. Özellikle bu mozaiklerin üzerindeki mitolojiler, betimlemeler çok önemli. Bunlardan en önemlisi de amazon kadınlarının resmedilmiş olduğu mozaikler. Mozaik müzemiz sürekli restoratör arkadaşlarımız tarafından kontrol ediliyor, bozulmalar, kirlenmeler, tozlanmalar hepsi müdahalelerle temizleniyor. Özellikle mozaikler üzerinde çok titizlikle çalışmamız gerekiyor, arkadaşlarımız süngerler ve yumuşak uçlu fırçalarla mozaik üzerindeki toz tabakasını suyla alıyorlar. Tabi suyun mozaiklerin altına işlememesi çok önemli, bu noktada yine suyu süngerle emerek temizlik çalışmalarını gerçekleştiriyorlar. Bu kontroller restoratörlerimiz tarafından rutin olarak gerçekleştiriliyor.”

“Sabır gerektiren bir iş yapıyoruz”

Müzede görevli restoratör Ayşenur Çömlekçi ise kendilerine gelen yeni veya müzedeki eserleri ilk olarak fotoğraflayarak kayıt altına aldıklarını ve gerekli tutanak işlemlerini gerçekleştirdiklerini belirtti.

Eserin yapısına göre malzemeler kullanarak işlemleri gerçekleştirdiklerini anlatan Çömlekçi, “Eserin cinsine göre pişmiş toprak olabilir, taş olabilir, bronz olabilir, gümüş olabilir ne gibi müdahale gerekiyorsa ona göre malzeme ve alet kullanıp işlemimizi gerçekleştiriyoruz. Bu işte çok sabırlı olmamız gerekiyor çünkü yaptığımız bir müdahaleden dolayı dönüşü zor olan bir şeyle karşılaşabiliriz, o yüzden çok yavaş ve hassas davranıyoruz.” diye konuştu.

“Esere bir annenin bebeğine yaklaştığı hassasiyetle yaklaşıyoruz”

Restoratör Tanju Yıldırım da yüzeyinde bozulmalar olan toprak kaba gerçekleştirdiği müdahale aşamalarını anlatarak, “Alkol, su karışımıyla yüzeydeki kalker ve sertleşmiş toprak tabakasını öncelikle yumuşatıyoruz. Daha sonra mekanik olarak yüzeyden yumuşayan parçaları temizleyerek arındırıyoruz. Genelde kap üzerinde daha lokal temizliğe gidiyoruz. Hedefimiz minimum müdahale maksimum koruma. Dolayısıyla sadece bozulmaya yönelik bölgelerde lokal olarak eserler üzerinde çalışmalarımızı yürütüyoruz.” dedi.

Çalışmalarını aşama aşama ve kontrollü bir şekilde gerçekleştirmek zorunda olduklarını ifade eden Yıldırım, “Elimizdeki eserler kırılgan olabildiği için biz de çok nazik bir şekilde esere yaklaşıp müdahalelerimizi gerçekleştiriyoruz. Gözden kaçabilecek en ufak bir detayda geri dönüşü olmayan hatalar olabilir. Bu nedenle biz de esere bir annenin bebeğine yaklaştığı hassasiyetle yaklaşıyoruz.” ifadelerini kullandı.