Usta edebiyatçı Orhan Kemal, vefatının 51. yılında anılıyor

İSTANBUL(AA) – “Ekmek Kavgası”, “Hanımın Çiftliği”, “Murtaza”, “72. Koğuş” ve “Gurbet Kuşları”nın da aralarında olduğu çok sayıda unutulmaz esere imza atan, roman, şiir ve oyun yazarı Orhan Kemal, 15 Eylül 1914’te Adana’nın Ceyhan ilçesinde dünyaya geldi.

Gerçek adı Mehmet Raşit Öğütçü olan usta edebiyatçı, çocukluğunun ilk yıllarını Adana’da geçirdi. Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra Adana’nın Fransız işgaline uğraması üzerine avukat babası Abdülkadir Kemali Bey ve ilkokul öğretmeni annesi Azime Hanım’la Adana’dan ayrıldı.

Ailesiyle önce Niğde, sonra Konya, babasının Kastamonu milletvekili olarak 1. Meclis’e girmesinin ardından Ankara’da yaşamaya başlayan Kemal, babasının 1930’da Ahali Cumhuriyet Fırkası’nı kurmasının ardından gelişen olaylar sonucu ailesinin Suriye’ye zorunlu göçüyle ortaokul son sınıfta öğrenimini bıraktı.

Orhan Kemal, daha sonra Adana’ya geri dönerek tarım fabrikalarında işçilik, dokumacılık, ambar memurluğu ve katiplik gibi işlerde çalışırken, Milli Mensucat Fabrikası’nda işçi olan Nuriye Hanım ile 5 Mayıs 1937’de evlendi ve biri kız 4 çocuğu dünyaya geldi.

İlk şiirlerini 1939’da askerdeyken yazdı

Yazı hayatına şiirle başlayan ve ilk şiirini 1939 yılında Reşat Kemal takma adıyla yayımlanan yazar, hikaye ve romanlarında Orhan Kemal adını kullandı ve bu isimle ünlendi.

Panait Istrati ile Maksim Gorki öykülerinden etkilenen, öyküleri 1941-1943’te “Yürüyüş” ve “İkdam” gazeteleriyle “Yurt ve Dünya” dergisinde yayımlanan Kemal, 1951’de İstanbul’a gelerek tefrika öyküler kaleme aldı.

Orhan Kemal’in 1949’da yayınlanan ilk hikaye kitabı “Ekmek Kavgası” sanat çevresinden olumlu eleştiriler aldı. Edebiyat eleştirmeni Asım Bezirci, esere dair şunları kaydetmişti:

“Bu hikayeci (Orhan Kemal) ile muhakkak ki edebiyatımızda memleketin şimdiye kadar görülmemiş taraflarına bir pencere açılmıştır. Evvela kendine has bir ifadesi var. Şaşılacak derecede canlı ve sürükleyici bir ifade. Şimdiye kadar edebiyatın alışmadığı halk lehçesi ve kaba sözlerden kaçınmayan bir samimiyetle bize halkın aşağı tabakalarında kıvıl kıvıl kaynaşan hayattan enstantaneler veriyor. Tiplerin hayal mahsulü olmadığını ilk bakışta fark ediyorsunuz. Derhal anlıyoruz ki bu insanlar o acıları, dertleri, sevinçleri ve özlemleriyle yaşamışlar.”

Yazar Salim Şengil de Orhan Kemal’i, “Kim ne derse desin. Orhan Kemal’in sanatında sonsuz bir memleket sevgisinden, insanlara karşı derin şefkatten başka bir şey görmüyoruz. Gerçeklere bağlılığı onu zaman zaman ve çeşitli saldırılara uğratsa da, realist bir sanat anlayışı için yaptığı mücadelenin memleket yararına olduğu muhakkaktır.” ifadeleriyle değerlendirmişti.

Edebiyat hayatında Nazım Hikmet’ten etkilendi

Askerlik görevi esnasında, ceza kanununun 94. maddesine aykırı davranıştan 5 yıl hapse mahkum olarak Kayseri, Adana ve Bursa cezaevlerinde yatan yazar, Bursa Cezaevi’ndeyken Nazım Hikmet’le arkadaş oldu ve ünlü şairin roman denemelerini beğenmesi üzerine şiiri bırakarak roman yazmaya başladı.

Orhan Kemal, Nazım Hikmet ile Bursa Cezaevi’nde geçirdiği tutukluluk yılları anılarını “Nazım Hikmet’le 3,5 Yıl” adlı kitabında topladı. Hikmet’in vefatından iki yıl sonra 1965’te yayınlanmış olan eser, bir anı kitabı olmanın ötesinde hem Nazım Hikmet’in hem de Orhan Kemal’in sanat anlayışıyla ilgili bilgiler içeriyor.

Uzun yıllar hikaye yazarak kendini geliştiren Kemal, 1940’ların sonunda roman yazmaya yönelmesini şu sözlerle de ifade etmişti:

“Niçin roman yazıyorum? Bu ihtiyaç nereden geliyor? Yeteneğimden. İyi şair olamadığım için hikayeci oldum. İyi şair olamazdım, önümde dağ gibi Nazım vardı. İyi şair olmam için önce onu aşmam gerekirdi. Nazım aşılması zor ve olanaksız sarp bir dağdır. Nazım, sonsuz mavi bir denizdir. Nazım, şiir püskürten bir yanardağdır.”

Eserleriyle, toplumsal yaşamın değişim dönemlerini birey-toplum ilişkileri çerçevesinde gerçekçi bir biçimde dile getiren, tarla ırgatlarından fabrika işçilerine uzanan, kimi zaman çalışanları kimi zaman işsiz insanları konu edinen, ekmek kavgası veren yoksul kesimin yaşamını anlatan Orhan Kemal, çağdaş Türk edebiyatında her zaman özgün bir yer edindi.

Yazılarında Raşit Kemali’nin yanı sıra Reşat Kemal ve Orhan Raşit isimlerini de çokça kullanan yazar, şiir, roman, öykü, oyun ve senaryo olmak üzere beş farklı alanda eserler verdi.

“72. Koğuş” ile “En İyi Oyun Yazarı” ödülünü aldı

Orhan Kemal, 1950’lerde film hikayeleri, diyalog ve senaryolar yazarak Türk sinemasına katkıda bulunmaya başladı. Usta edebiyatçının roman ve hikayeleri de 1960’lı yıllardan başlayarak Türk sinemasında izleyiciyle buluştu.

Anılarında senaryo yazmaya başladığı dönemi Kemal, “Bir gün arkadaş (Macit Cevat Doğudan) bana ‘Neden senaryo yazmıyorsun?’ dedi. Senaryonun çevrilecek filmlerin hikayesi olduğunu biliyordum. Ama o güne kadar ne uğraşmıştım ne de bir senaryonun nasıl yazıldığı üzerinde bir fikrim vardı. Yazılmış bir senaryo bile görmemiştim.” sözleriyle anlatmıştı.

İlk Orhan Kemal uyarlaması 1960’da Atıf Yılmaz tarafından çekilen “Suçlu” filmi oldu. Usta edebiyatçı o dönemden sonra eserleriyle her dönemde Türk sinemasına kaynaklık etti.

Edebiyatçıların genellikle ilgi göstermediği sinema alanıyla oldukça ilgilenen Kemal, 1963’te “Senaryo Tekniği” adlı kitabında senaryoyla ilgili teknik terimlere yer verdi ve Metin Erksan’ın “Gecelerin Ötesi” adlı filminin senaryosunu örnek senaryo olarak ele aldı.

Orhan Kemal’in sinema ve edebiyat üzerine yazdıklarına dair şu değerlendirmede bulunmuştu:

“Değerli bir romancı, usta bir hikayeci ya da büyük bir şair olmak senaristlik için yetmeyebilir. Senaryo roman ve hikayeden nasıl ki ayrıdır, senarist de romancı ve hikayeciden ayrı olacaktır. İyi bir senarist… Her şeyi sinema için düşünür. Olay ve manzaralara kamera denilen sinema makinesinin gözüyle bakar. Hareket ve orijinal olaylar sinema olarak düşünülmeli, sinema olarak görülmeli ve tasarlanmalıdır.”

Birçok ödüle değer görüldü

Kemal, “Kardeş Payı” öyküsüyle 1958’de “Sait Faik Hikaye Armağanı”nı, “Önce Ekmek” ile 1969’da “Sait Faik Hikaye Armağanı” ile Türk Dil Kurumu tarafından verilen “Öykü Ödülü”nü aldı.

Konusunu ve kişilerini 1958’de yayımlanan “Devlet Kuşu” romanından aldığı 3 perdelik “İspinozlar” oyununu 1964’te kaleme alan yazarın bu ilk oyunu, 1964 – 1965 tiyatro sezonunda İstanbul Şehir Tiyatroları tarafından sahnelendi.

Orhan Kemal, farklı yıllarda kaleme aldığı “72. Koğuş”, “Murtaza”, “Eskici Dükkanı”, “Kardeş Payı” adlı eserlerini de oyunlaştırırken, “72. Koğuş”la 1967’de Ankara Sanat Severler Derneği’nce “En İyi Oyun Yazarı” seçildi.

Usta edebiyatçının 1963’te “Sokakların Çocuğu”, “Kanlı Topraklar”, “Mahalle Kavgası” ve “Dünyada Harp Vardı” kitapları aynı anda raflarda yerini aldı. Yurt dışında da okunan Kemal’in kitapları, özellikle Sovyetler Birliği’nde yayınlandı.

Babaannesinin soyunun bulunduğu yerleri gezip not almak ve “93’ten Bu Yana” adıyla ailesinin hikayesini yazmak amacıyla 1970’te Bulgar Yazarlar Birliğinin çağrısı üzerine Sofya’ya giden yazar, burada kalp krizi geçirdi ve hastaneye kaldırıldı.

Yazar Orhan Kemal, tedavi gördüğü hastanede 2 Haziran 1970’te 56 yaşındayken hayatını kaybetti ve cenazesi Türkiye’ye getirilerek 5 Haziran’da Zincirlikuyu Mezarlığı’na defnedildi.

Zorlu yaşamına rağmen hayat dolu olan Orhan Kemal’in vefatından 2 yıl sonra başlatılan “Orhan Kemal Roman Armağanı”, hala verilmeye devam ediyor.

Açılışı 15 Eylül 2000’de yapılan Orhan Kemal Müzesi’nde ise usta yazarın fotoğrafları, kitaplarının ilk baskıları, çalışma masası, mektupları, gözlüğü ve kıyafetleri gibi pek çok hatırasının yanı sıra Abdülkadir Kemali Bey’in eşyaları da sergileniyor.

“Sanatımın amacı… İnsanlığın, insanlık tarafından, insanlık için yönetilme çabası adına sanat.” sözünün sahibi Orhan Kemal’in 27 romanı, 12 öykü kitabı, 5 oyunu, çeşitli dergilerde basılmış şiirlerinin yanı sıra, 9’u filme alınmış 10 senaryosu ve 3 film öyküsü bulunuyor.

Share on facebook
Facebook
Share on twitter
Twitter

Daha Fazla Haber

İSTANBUL (AA) – Romancı ve oyun yazarı Orhan Kemal'in küçük oğlu Işık Öğütçü, babasının 21 yılda 59 eser, 300'e yakın senaryo yazdığını belirtti.

TYB İstanbul Şubesi Başkanı Mahmut Bıyıklı'nın Instagram'da gerçekleştirdiği "Orhan Kemal Özel Programı'na konuk olan Öğütçü, babasının eserlerini genç okurlarla buluşturmak amacında olduğunu söyledi.

Öğütçü, "Gençlerin, üstadı keşfetmeleri, benim için çok büyük bir önem arz ediyor. Benim bütün çalışmam, onlar için. Bir de bizim hem babama hem topluma, bu güzel halka bir borcumuz var. Ben de borcumu bu şekilde ödüyorum. (Gençlerin) Kültür sanatla buluşmalarının, iyi yürekli insan olmalarının, edebiyatla olabileceğine inanan bir kişiyim." dedi.

Başarıya ulaşmanın kolay olmadığını dile getiren Öğütçü, "Çok çalışmak ve mücadele etmek lazım. Üstat da bunu beceriyordu. Öyküleri çeşitli dergilerde yayımlanmaya başladı. Eserleri yayınlandığı zaman çeşitli takma isimler kullandı. Babam hiçbir eserinde asıl adı olan Mehmet Raşit Öğütçü'yü kullanmadı. Takma isimleri imza olarak kullanmıştır." diye konuştu.

Usta edebiyatçının 1941'de yazdığı bir öykünün Yürüyüş isimli dergide yayınlandığını kaydeden Öğütçü, asıl adı Mehmet Raşit Öğütçü olan babasının "Orhan Kemal" ismini kullanmaya başlamasına ilişkin şu bilgileri verdi:

"Dergi hapishaneye ulaştığında babam büyük bir heyecanla dergiyi alıp bakıyor. Yazarlarda, eserleri bir dergide ya da gazetede çıktığı zaman çok büyük bir heyecan olur, 'Benim yazım çıktı mı?' diye. Ben de yapıyorum bunu. Babam yazdığı öyküyü görüyor fakat imza değişik. Bunun nedeni daha sonradan anlaşılıyor. Diyorlar ki, 'Dergide soruşturma var. Siz de hapishaneden yazıyorsunuz. Size herhangi bir suç yüklenmesin diye isimlerinizi değiştirdik.' Pek çok yazarın ismini değiştirmişler. Babama da Kemal nasip olmuş. Raşit’i atıp Kemal’i koymuşlar. Babam da 'Bu ismi yadırgadım ama kıyak bir isim. Eşin dostun haberi olsun, hep bu ad ile yazacağım.' diyor. Gerçekten 1941'den 1970’e kadar hep Orhan Kemal adıyla yazmaya devam etti."

– "Nazım Hikmet ile dostlukları ölene kadar sürdü"

Işık Öğütçü, şair Nazım Hikmet ile babasının hapishane anılarına da değinerek, "Çok tatlı anıları var. Zaman zaman küsüyorlar. 'Nazım Hikmet ile 3,5 Yıl' isimli eserde, bu dönem çok güzel anlatılır. Gün geliyor babamın cezası bitiyor. 26 Eylül 1943'te cezası bitip Adana’ya dönecek. Bundan birkaç gün önce babam Nazım Hikmet’e şiir yazıyor ve ilk şiirlerine 'berbat, kötü' diyen Nazım Hikmet, o şiiri okuduktan sonra oturup ağlıyor. Babam da buna tanıklık ediyor." ifadelerini kullandı.

İkilinin dostluklarının Nazım Hikmet'in vefatına kadar devam ettiğinin altını çizen Öğütçü, şu bilgileri verdi:

"Daha sonra mektuplaşmaya devam ediyorlar. Benim yazmış olduğum 'Eşe Dosta Mektuplar' isimli eserde Nazım Hikmet ile babamın arasında geçen mektupların hemen hepsi var. O mektuplaşmalardan birinde babam, Nazım Hikmet’e annemin hamile olduğunu söylüyor. Nazım Hikmet, Haziran 1944’te cevaben 'Eğer sözünüz yoksa, herhangi bir mani teşkil etmeyecekse, benim ismimi oğlunuza vermeniz beni çok bahtiyar eder.' diyor. Temmuz 1944’te ağabeyim doğuyor ve babam hiç tereddüt etmeden Nazım adını veriyor. Bilirsiniz eskiden ilk doğan erkek çocuğa babanın adı verilir. Dedem çok kızıyor belki bu işe ama ağabeyimden sonra doğan diğer ağabeyime dedemin adını veriyor. İkisinin arasındaki yazışmalar devam ediyor ve Nazım Hikmet, babamın çıkan iki kitabını da okuyor ve kritiğini yapıyor. Baba Evi ve Ekmek Kavgası öykülerine, Nazım Hikmet mektubunda çok kısa kısa, bir iki cümleyle öyle güzel eleştirisini yapıyor ki. Ben o mektubu, Nazım Hikmet ile 3,5 Yıl kitabının içine koydum. Gerçekten çok büyük anısı olan bir mektup bu. Babam bu eleştirilerden daima faydalanıyor."

Öğütçü, Nazım Hikmet Türkiye'ye döndüğünde, ailesinin de 1951’de Adana'dan İstanbul’a göç ettiğini aktararak, "Bu iki insanı, babam 10 Haziran 1951'de Nazım Hikmet’in evine misafirliğe gittiğinde görüyoruz. Pazar gününü beraber geçiriyorlar. 17 Haziran 1951'de Nazım Hikmet bir daha dönmemek üzeri gidiyor. İsmini taşıyan Nazım ağabeyim, babamın 3 Haziran 1963'te radyoda Nazım Hikmet’in öldüğünü duyunca, hüngür hüngür ağladığını anlatmıştı." dedi.

– 21 yılda 59 eser, 300'e yakın senaryo yazdı

Babasının yazdığı eserlere de değinen Öğütçü, "Baba Evi'" eserini 1949’da yazdığını kaydederek, şöyle konuştu:

"Benim çıkardığım kitapları da kattığınız zaman 21 yılda 59 eseri var. Bu istatistiklere girmeyen 300’e yakın da senaryosu var. Bununla ilgili çok enteresan bir anektod var. Babam kahvede arkadaşlarıyla oturup sohbet ederken film dünyasından bir arkadaşı geldiğinde babama diyor ki, 'Orhan ağabey hazırda sinema için bir hikayen var mı?' Babam da şöyle diyor; 'Oğlum kulağına söylersem 50 liranı, yazarsam 75 liranı alırım.' Babamın hayatında başka büyük bir para dilimi yok. İstiklal Caddesi’nde karşılaştığı Attila İlhan, babama der ki 'Ağabey nereye gidiyorsun?'. Babam da 'Yeşilçam’a gidiyorum. Bir iki alacağım var. Eğer alabilirsem alacağım. Parasızım.' der. Attila İlhan da 'Orhan ağabey sana çok kızıyorum. Piyasayı bozuyorsun. Filmciler beni çağırıp sipariş veriyor. Kaça yazarsın diyorlar. Ben 3 bin lira diyorum. Onlar da gülüyor. Senin ismin cismin belli değil. Anlı şanlı Orhan Kemal’e yazdırıyoruz. 500 lira veriyoruz. Para da vermiyoruz. Senet verip gönderiyoruz. Sen kim oluyorsun, diyorlar. O yüzden piyasayı bozuyorsun. Sen yaz, senin senaryolarını ben pazarlayacağım. Senden senaryo isteyen 5- 10 bin lirayı hazırlamak zorunda.' diyor. Babam da cebindeki 5 lirayı gösteriyor. 'Sabahleyin 10 liraydı. 5 lirasını hanım aldı.' Böyle bir tempoda yazan ve sanatını icra eden bir dev sanatçıdan söz ediyoruz."

Öğütçü, yaşadıkları ekonomik sorunlara da işaret ederek, "Parasızlık ve ekonomik güçlükler belki had safhada ama bir dik duruş, kalemini satmamak denen bir şey var. Kalemin namusunu korumak belki de bu güzel insana nasip oluyor. Çok enteresan teklifler gelmesine rağmen bunu hiçbir zaman kabul etmiyor." değerlendirmesinde bulundu.

– Sabah 04.00'ten 10.00'a kadar sürekli yazardı

Unkapanı’ndaki evlerine 1960'ta polis geldiğini ve babasının notlarıyla kitaplarını aldıklarını dile getiren Öğütçü, "O sırada 9 yaşındaydım. İki kere Sultanahmet’teki cezaevinde gidip gördüm. 35 gün sonra tutuksuz yargılanmak üzere serbest kaldı. 1969 yılı başında ise beraat etti. Hapishaneden mektup yazıyordu. O zamanlar bisiklet istiyordum. Yazdığı mektubun son paragrafında, 'Işıkcığım üzülmesin, çıkınca o bisikleti mutlaka alacağım.' diyor. Bisikleti üç yıl sonra alabildi. O zaman Basınköy’de oturuyoruz. Ben bisiklete biniyorum. Bir ara baktım babam otobüs durağına doğru gidiyor. Bir şeyler yazmış, Cağaloğlu’na götürecek. Yanında durup 'Baba şu bisiklete binsene.' dedim. Lacivert ceketi, gri pantolonu vardı. Babam atladı bisiklete gidiyor. Bir iki tur attıktan sonra yanıma geldi. Dosyasını aldı ve beni öptü. O sırada da otobüs geldi. Bana, 'Senin ne düşündüğünü tahmin edebiliyorum ama ben bu bisikletten düşmezdim. Çocukken bisiklete çok binerdim.' dedi. Böylece babamın enteresan bir yanını daha görmüş oldum." şeklinde görüşlerini aktardı.

Işık Öğütçü, babasıyla annesinin 5 Mayıs 1970'te Sofya’ya gittiklerini, 3 Haziran’da PTT binasına gelen bir telefon üzerine babasının ölüm haberini aldıklarını söyleyerek, 5 Haziran'da ülkeye getirilen cenazeyi 7 Haziran'da Zincirlikuyu’ya defnettiklerini aktardı.

Babasının arkasında çok sayıda eser bıraktığını vurgulayan Öğütçü, "Tiyatro oyunları, filmler var. Hatta yıllar evvel televizyonda film seyrediyordum. Jenerikte, senaryoda İlhan Fahri Demir adını gördüm. Bu isim babamın adlarından bir tanesi. Böyle değişik adlarla çok senaryolar yazmış. Kendi adını hiçbir zaman kullanmamış. Rekor şu an Safa Önal’dadır. Senaryo sayısı 400’ün üzerindedir. Babam da 300’e yakın senaryo yazdığını bir röportajında söylemiştir. Üstadın böyle kısa bir yaşam serüveni var. Biz de bu eserlerin telifleriyle okuduk, büyüdük, bir yerlere vardık." ifadelerine yer verdi.

Öğütçü, Orhan Kemal'in çalışma disiplinine ilişkin de bilgi vererek, "Babam sabah 04.00-05.00'te kalkardı. 10.00'a kadar sürekli yazardı. Biz bunu daktilosunun tıngırtısından duyardık. Kapandığı zaman süratle yazardı. Hatta bizim müzede 170 sayfalık Bal isimli kitabı pelür kağıda yazılmıştır. 1954 yılında bir röportaj sırasında babam 20 günde 370 sayfa yazdığı söylüyor. Oturduğunda konsantre olarak yazıyor. O aslında yazar olarak yazmıyor. O yazarken kahraman oluyor." diye konuştu.

İSTANBUL (AA) – Gerçek adı Mehmet Raşit Öğütçü olan ve 15 Eylül 1914’te Adana’nın Ceyhan ilçesinde dünyaya gelen Orhan Kemal, çocukluğunun ilk yıllarını Adana’da geçirdi.

Kemal, Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra Adana’nın Fransız işgaline uğraması üzerine avukat olan babası Abdülkadir Kemali Bey ve ilkokul öğretmeni annesi Azime Hanım’la birlikte Adana’dan ayrıldı.

Ailesiyle önce Niğde, sonra Konya, babasının Kastamonu milletvekili olarak 1. Meclis’e girmesinin ardından ise Ankara’da yaşamaya başlayan Kemal, babasının 1930’da Ahali Cumhuriyet Fırkası’nı kurmasının ardından gelişen olaylar sonucu ailesinin Suriye’ye zorunlu göçüyle ortaokul son sınıfta öğrenimini bıraktı.

Orhan Kemal, daha sonra Adana’ya geri dönerek, tarım fabrikalarında işçilik, dokumacılık, ambar memurluğu ve katiplik gibi işlerde çalışırken, Milli Mensucat Fabrikası’nda işçi olan Nuriye Hanım ile 5 Mayıs 1937’de evlendi ve bir kızı ile 3 oğlu dünyaya geldi.

İlk şiirlerini 1939’da askerdeyken yazdı

İlk şiirlerini de kaleme aldığı 1939’da askerlik görevi esnasında, ceza kanununun 94’üncü maddesine aykırı davranıştan 5 yıl hapse mahkum olarak Kayseri, Adana ve Bursa cezaevlerinde yatan yazar, Bursa Cezaevi’ndeyken Nazım Hikmet’le arkadaş oldu ve ünlü şairin roman denemelerini beğenmesi üzerine şiiri bırakarak roman yazmaya başladı.

Orhan Kemal’in ilk şiirleri Raşit Kemali imzasıyla “Yedigün” ve “Yeni Mecmua”da yayımlanırken ilk düzyazısı “Baba Evi” romanının bir bölümü olan “Balık” ise 1940’ta “Yeni Edebiyat” gazetesinde okuyucuyla buluştu.

Yazılarında Raşit Kemali’nin yanı sıra Reşat Kemal ve Orhan Raşit isimlerini çokça kullanan yazarın oğlu Işık Öğütçü, AA’ya verdiği bir röportajında, babasının “Orhan Kemal” ismini seçmesine ilişkin şunları söyledi:

“Orhan Raşit adıyla bir öykü yazıp 1941’de ‘Yürüyüş’ isimli bir dergiye gönderiyor. Dergide öyküsü yayınlanıyor ve hapishaneye bir nüshası geliyor. Babam büyük bir heyecanla açıyor, öykü kendi koyduğu isim fakat imza Orhan Raşit beklerken Orhan Kemal olmuş. Sonra işte soruyor, neden diye. Editörler diyor ki, ‘Dergi üstünde bir soruşturma var. Size de yeniden bir suç yüklenmesin diye, kime ne rast gelirse isimleri değiştirdik. Sana da Kemal denk geldi’. Babam önce yadırgıyor ama sonra çok güzel bir yazısı vardır, ‘Yahu bu imza kıyak be! Eşin dostun haberi olsun, bundan sonra hep bu adla yazacağım.’ diyor. Gerçekten de ölümüne kadar hep Orhan Kemal ismiyle yazıyor.”

Öğütçü aynı röportajında “halk yazarı” dediği babası için, “Orhan Kemal bir umudun yazarıdır. Onun iki kitabında şöyle geçer, ‘Kara gün kararıp gitmez’. Aslında bunun içinde müthiş bir ümit saklıdır. O ümidi hiçbir zaman yitirmemeliyiz. Orhan Kemal’in insan sevgisinin herkeste oluşmasını çok isterim. Orhan Kemal ile hala buluşmayan okurlarımız varsa buluşmalarını tavsiye ederim.” ifadelerini kullandı.

Kendisini, “İnandığım doğruların adamı oldum. Böyle yaşadım, karınca kararınca bu doğruların savaşını daha çok sanatımda yapmaya çalıştım. Kursağıma hakkım olmayan bir tek kuruş dahi girmemiştir…” şeklinde tanımlayan yazar, hayatın içinden basit konuları samimi bir dille anlattı.

Panait Istrati ile Maksim Gorki öykülerinden etkilenen, öyküleri 1941-1943’te “Yürüyüş” ve “İkdam” gazeteleriyle “Yurt ve Dünya” dergisinde yayımlanan Kemal, 1951’de İstanbul’a gelerek, roman ve tefrika öyküler kaleme almaya başladı.

“72. Koğuş” ile “En İyi Oyun Yazarı” ödülünü aldı

Kemal, “Kardeş Payı” öyküsüyle 1958’de “Sait Faik Hikaye Armağanı”nı, “Önce Ekmek” ile de 1969’da “Sait Faik Hikaye Armağanı” ile Türk Dil Kurumu tarafından verilen “Öykü Ödülü”nü aldı.

Konusunu ve kişilerini 1958’de yayımlanan “Devlet Kuşu” romanından aldığı 3 perdelik “İspinozlar” oyununu 1964’te kaleme alan yazarın bu ilk oyunu, 1964 – 1965 tiyatro sezonunda İstanbul Şehir Tiyatroları tarafından sahnelendi.

Kemal, farklı yıllarda kaleme aldığı “72. Koğuş”, “Murtaza”, “Eskici Dükkanı”, “Kardeş Payı” adlı eserlerini oyunlaştırırken, “72. Koğuş” eseriyle 1967’de Ankara Sanat Severler Derneği’nce “En İyi Oyun Yazarı” seçildi.

Babaannesinin soyunun bulunduğu yerleri gezip not almak ve “93’ten Bu Yana” adıyla ailesinin hikayesini yazmak amacıyla 1970’te Bulgar Yazarlar Birliği’nin çağrısı üzerine Sofya’ya giden yazar, burada kalp krizi geçirdi ve hastaneye kaldırıldı.

Kemal, tedavi gördüğü hastanede 2 Haziran 1970’te hayatını kaybetti ve cenazesi Türkiye’ye getirilerek 5 Haziran’da Zincirlikuyu Mezarlığı’na defnedildi.

Zorlu yaşamına rağmen hayat dolu olan Orhan Kemal’in vefatından 2 yıl sonra başlatılan “Orhan Kemal Roman Armağanı”, hala verilmeye devam ediyor.

Açılışı 15 Eylül 2000’de yapılan Orhan Kemal Müzesi’nde ise usta yazarın fotoğrafları, kitaplarının ilk baskıları, çalışma masası, mektupları, gözlüğü ve kıyafetleri gibi pek çok hatırasının yanı sıra Abdülkadir Kemali Bey’in eşyaları da sergileniyor.

Orhan Kemal’in edebi kimliği

Sosyal hayata bakarken ve öğelerini seçerken sosyal gerçekçi, bunları yansıtırken gözlemci ve eleştirel gerçekçi bir yazar olarak değerlendirilen Orhan Kemal, eserleriyle, toplumsal hayatın değişim dönemlerini birey-toplum ilişkileri çerçevesinde gerçekçi bir biçimde dile getirdi.

Tarla ırgatlarından fabrika işçilerine uzanan, çalışanları, işsiz insanları ve ekmek kavgası veren yoksulların yaşamını anlatan yazar, şiir, roman, öykü, oyun ve senaryo olmak üzere beş farklı alanda eser verdi.

Orhan Kemal’in 27 romanı, 12 öykü kitabı, 5 oyunu, çeşitli dergilerde basılmış şiirlerinin yanı sıra, 9’u filme alınmış 10 senaryosu ve 3 film öyküsü bulunuyor.

Yönetmen ve senarist Atıf Yılmaz, 1960’ta yazarın “Suçlu”, Memduh Ün 1961’de “Avare Mustafa” ve 1980’de “Devlet Kuşu” eserlerini sinemaya uyarlarken, “72. Koğuş” eseri de 2011’de sinema izleyicisiyle buluştu.

“Orhan Kemal’in yazar olarak ayağı hep topraktaydı”

Orhan Kemal’in vefatının ardından bir yazı kaleme alan Kemal Tahir, usta isme ilişkin şu değerlendirmeyi yapmıştı:

“Bir toplumun aydınları, kendi güçleriyle yaşama umutlarını yitirdikleri çizgide, kendi gerçeklerini artık merak etmez olurlar. Kendi gerçeklerinin yerine yabancı gerçekleri, çoğu uydurma kalıpları ortaya koymaya çabalarlar. Mucizelere – hem de inanmadıkları halde – umut bağlarlar. Yüz kez denenmiş yok edici bataklardan çıkış yolları umarlar. İşte, Orhan Kemallerimizin ardından yaktığımız ağıtların, geçim yoksulluğu iniltilerinin kaynağı budur.”

Yazar Yaşar Kemal de Orhan Kemal’in ayağının hep toprakta olduğu tespitini yaparak, “Orhan Kemal’e kadar hiç kimse, çalışan insanı iş başında vermedi. O, bunun büyük özelliği. Bir çizgiyle bir insanın karakterini bir anda çizmenin en büyük ustasıydı. Romanlarındaki, hikayelerindeki kahramanları konuşturması, hiçbir yazara nasip olmayacak kadar güzeldi. Orhan Kemal’in yazar olarak ayağı hep topraktaydı.” şeklinde görüşlerini aktarmıştı.

Orhan Kemal’in toplumcu gerçekçi bir yazar olduğunu vurgulayan yazar Adnan Özyalçıner ise “kara mizah” anlayışına da vurgu yaparak, “Tüm yaşantısı boyunca, toplumun yoksul, ezilmiş horlanmış insanlarıyla, onlardan biri olarak geçirdiği günler, ona küçük insanın en katı gerçeklere bile bakışındaki kara mizah anlayışının o hüzünlü, iç burkucu havasını katmıştır. O yüzden de Orhan Kemal, en katı gerçekler karşısında bile geleceğe olan güven duygusunu yitirmemiş, sonuçta aydınlığa açık kapıları belirlemeden geçememiştir.” ifadelerine yer vermişti.

Bazı eserleri

Öyküleri: “Duygu”, “Menevşe”, “Ekmek Kavgası”, “Pezevenkler”, “Sarhoşlar”, “Çamaşırcının Kızı”, “72. Koğuş”, “Grev”, “Arka Sokak”, “Kardeş Payı”, “Babil Kulesi”, “Dünya’da Harp Vardı”, “Mahalle Kavgası”, “İşsiz”, “Önce Ekmek”, “Küçükler ve Büyükler”

Romanları: “Baba Evi”, “Avare Yıllar”, “Murtaza”, “Cemile”, “Bereketli Topraklar Üzerinde”, “Suçlu”, “Devlet Kuşu”, “Vukuat Var”, “Dünya Evi”, “Gavurun Kızı”, “Küçücük”, “El Kızı”, “Hanımın Çiftliği”, “Üçkağıtçı”

Oyun: “İspinozlar”, “72. Koğuş”, “Murtaza”, “Eskici Dükkanı”, “Kardeş Payı”

Muhabir: Musa Alcan